Ana Sayfa

Hayatımın Haziran Ayları

12.06.2009 at 13:05
  • Hayatımın bu haftasını Belçika’da boş boş oturarak geçirdim. Ufak tefek işler yaptım ama genel olarak normal bir haftaya göre çok boş geçti.
  • Bu aralar çok gezmeye başladım. Aslında farklı yerler görmek güzel birşey diye düşünebilirsiniz ama bu gezme işini bir iş olarak yaptığınız zaman kaldığınız yer ile iş yeri arasından başka bir yer göremiyorsunuz. Düşün yani Frankfurt’un sadece Adapazarından hallice olan kısmını görebildim.
  • Yaş ilerleyince insan daha bir yavaşlıyor sanırım.
  • Büyük bir hevesle üye olduğum spor salonuna daha 1 defa gitmişken uzun süreli Belarus projesine dahil oldum. Hoş bu projenin gelebileceği uzun zaman önceden beri belliydi ama insan bazen bile bile lades olmak istiyor.
  • Kime belarus’a gidecem desem, hemen bakışları değişiyor. Tamam avrupadaki en güzel kızların olduğu memleket orası olabilir, ayrıca kızlarının çok cana yakın olduğu da söyleniyor olabilir ama ben evliyim. Evli bir erkeğin böyle şeylerle işi olmaz di mi :) Yok valla işim olmaz. Ben karımı seviyorum. Valla. :)
  • Pek sevmediğim bir şirket olan microsoft yeni bir arama motoru çıkartmış. Bugün yabancı bir haber sitesinde konuyla ilgili bir yazı okudum ve hemen arama motorunu denemeye başladım. Resim arama kısmı güzel duruyor. Clipart aramaları için kullanılabilir. Normal araması da fena değil. Bir süre denemeyi düşünüyorum. Deneyimlerimi yazarım.
  • Yabancı haber sitelerini takip eden biri değilim normalde. Hoş türk haber sitelerini de takip etmiyorum ya. Daha çok teknik konulardaki yazılarla ilgileniyorum. Yaşadığım çağdan habersiz olmak ileride sorun yaratır mı acaba?
  • Bu aralar kendimi bir hacker olarak düşünüyorum. Öyle olduğumdan değil elbet ama sanki bir hackermışım gibi yaklaşıyorum sorunlara. Nasıl alt ederim, nasıl geçerim, nasıl iz bırakmam falan. Hoş bir hacker böyle mi düşünüyordur onu da bilmiyorum ama mesela şirketteki engellemeleri mümkün olduğunca çaktırmadan aşmaya çalışıyorum. Ama bir yere saldırarak, kırarak, parçalayarak değil daha çok ayarları yapan kişilerin düşünmedikleri noktaları bularak bunu yapmaya çalışıyorum.
  • 1920′li yıllarda çekilen filmleri internetten indirmek yasal mıdır acaba? Telif hakları o kadar uzun süre devam ediyor mudur?
  • Haftaya italyaya tatile gidiyorum. Belçikadan Türkiye’ye döndüğüm akşamın ertesi sabahı (uçaktan indikten 8 saat sonra) yola çıkıyorum. Eve gittiğimde gömleklerimi yıkamam ve asmam gerekiyor. Yorucu olacak sanırım ama naapalım danışman olmak böyle birşey herhalde.
  • “Danışmanlık” müessesesine kendimi iyice kaptırdım. Gömleklerim her daim ütülü duruyor, çantama koyacağım şeyleri kafamda belli ve çat çut 20 dk’da çanta hazırlayabiliyorum. Hatta bazı şeyleri çantadan hiç çıkartmıyorum.
  • Belçika normalde Almanya’dan daha sıkıcı bir yer. Ama burada abim olduğu için bana daha eğlenceli bir yer gibi geliyor. Sanırım bunda abimin arabası olmasının da bir etkisi var. Almanya’da ulaşım sorunları yüzünden bir yere gitmiyoruz ama burada bir yere gitmek daha kolay. Hoş gidecek çok bir yer yok ama kısa süreli kalışlarda fark etmiyor. İlla bir yerlere gidebiliyorsun.
  • Belçika’da sürekli yağmur yağıyor. Sabah güneş varken öğlen bir bakıyoruz şakır şakır yağmur var. Geceleri genelde yağıyor. Kötü birşey mi bilmiyorum kısa süreli kalışlarda çok kötü bir yanını görmedim ama herhalde sürekli yağmur yağan bir yerde yaşamak zordur. Tek yağsa iyi de bir de soğuk oluyor meret.
  • Dün “Batı yakası hikayesi” adlı filmin aslında bir müzikal olduğunu gördüm ve hayal kırıklığına uğradım. Ben böyle sağlam bir çete filmi diye bekliyordum ama eşcinsel tipli genç adamların parmaklarını şıklattıkları bir film çıktı. Yazıklar olsun verilen oscar’a. Oscar kurumuna olan saygımı yitirdim bir anda.
  • Abimlerin köpeği (shine) don giyiyor :)
  • Şu anda çalıştığım yerin yemekhanesi ev gibi. Hergün 1 veya 2 çeşit yemek çıkıyor. Beğenirsen yersin beğenmezsen aç kalırsın mantığı var. 2 yemek çıktığında genelde ikinci yemek domuzlu oluyor. Geçen kuzu eti çıktı ama ekstra koydukları sosun içinde domuz varmış. Normalde domuzun bu kadar çok karşına çıkacağını tahmin etmiyorsun ama Almanya’ya gide gele artık türkiye’de bile acaba içinde domuz var mıdır diye düşünür oldum.
  • Domuz ne garip birşey. Kur’an’da faiz ve içki de haram kılınmış ama hiç biri domuz eti kadar etkili olmamış bence. Yani mesela Türkiye’de bir müslüman’ın domuz eti yiyor olması düşünülemez bile ama akşam bir meyhaneye gidip içki içen bir adam müslüman’ım diyebilir ve bu normal karşılanır. Ama aynı şeyi domuz eti yiyen biri söylese kafa göz dalarız. Sanırım domuz etinde dini unsurların dışında başka bir sorun var. Daha çok kültürel birşey bence.
  • Gördüğüm kadarıyla insanlar 4 haneli sayısal şifreleri için hep aynı şifreyi kullanıyorlar. Yani kredi kartı, banka kartı ve 4 haneli başka ne şifre varsa hepsi aynı oluyor genelde. o kadar ki, notebook’ları kilitlemek için kullanılan şifreli kilitlerde bile aynı şifre kullanılıyor. Bu nokta çok büyük bir güvenlik açığı bence. Çünkü birincisi kiliti açtıktan sonra şifreyi değiştirmeden kiliti kenara koyuyoruz. Bu durumda takılı olmayan bir kilite baktığınızda şifreyi öğrenebilir daha sonrasında kullanabilirsiniz. Onun için kiliti çıkarttıktan sonra rakamları karıştırmak gerekiyor. Bir de bu şifreli kilitlerde, kiliti açmak için kullanılan mandalı zorlayıp sayıları mandala yakın olandan başlayarak çevirmeye başlarsanız, doğru numaraya geldiğinizde mandalın biraz hareket ettiğini ve numaranın dönmesinin garipleştiğini anlıyorsunuz. Bu durumda bir sonraki numara için aynı şeyi yaparak yaklaşık 2-3 dk içinde şifreyi öğrenebiliyorsunuz. Bu şirfeyi öğrenmek demek genelde tüm şifreleri öğrenmek demek. Onun için böyle dandik şeylere her zaman kullanığınız şifrelerinizi vermeyin. Aha yine hacker oldum :)
  • Yemek vakti.


1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (2 oy kullanıldı, ortalama: 10 / 10)
Loading ... Loading ...

Life Gym

29.05.2009 at 15:26

Bundan 5 ay önce, öğlenleri spor yapmam gerektiğine karar vermiş ve bizim iş yerinin yakınındaki spor salonuna iş yerinden Rahim’le birlikte üye olmuştum. Genelde 10 dk koşu, 10 dk bisiklet ve 3 set halinde mekik çalışıyorduk. İlk başlarda 12′lik setlerle başlayıp 3. ayın sonunda 25′lik setlere kadar çıkmıştık. Velhasıl kelam, zayıflamak için yaptığım bu aktifiteden zerre kadar bir yarar görmedim. Ama hayatımda ilk defa 4 ay boyunca spor salonuna gitmeyi başardım. 4. ayın sonunda yurt dışı işleri sıklaşmaya başladı ve sporu bırakmak zorunda kaldım. Her ne kadar yurtdışında kaldığım oteldeki spor aletlerine sulanmayı düşünsem de tek ilişkimiz “hmm burada koşu bandı varmış, akşamları gelir koşarım” demekten ileri gitmedi.

Dandik spor salonuna gidişimin 3. ayındaydı sanırım. Teyzemlerde dolmaları götürürken telefonum acı acı çaldı. Açtığımda telefonun karşısında cıvıl cıvıl bir kadın sesi vardı. Eniştem Fatih sportif kişiliğimi takdir etmiş olsa gerek ki spor salonuna beni tavsiye etmiş. Neyse kadınla 2-3 dk ‘lık konuşmamızda kadının daha önceden darüşşafaka spor klubünden çalıştığını bizim yan blokta oturduğunu falan öğrendim. Sonra da kadın beni Life Gym‘e çağırarak ortamı gezmemi istedi. Zaten şu satışçıların yüzyüze görüşme istekleri beni bitiriyor.

Neyse sesin çıvıltısından olsa gerek haftaya gelirim demiş bulundum. Ama gün gelip de ziyaret zamanı geldiğinde bir işim çıktıp gidemedim. Neyse hafta içi bir akşam motorumla spor salonuna gittim. Biraz geç kaldığım için cıvıl sesli kadın beni beklemeden gitmişti. Ben tulumu çıkartıp bir kenara attığımda spor salonu satışçılarından bir tanesi benimle ilgileneceğini söyledi. Önce spor salonunu gezdik, gerçekten güzel bir yer. Havuzu masa tenisi ve son model aletleri olan bir yer. Ben gittiğim zaman da oldukça kalabalıktı.

Neyse sonrasında iş para konuşmaya geldi. Hiç unutmam o gün dolar 1.79 gibi rekor bir düzeydeydi. Satışçı çocukla yarım saatlik pazarlıktan sonra çok daha çok indirim yapsın  diye müdürünü çağırdı. Müdürleri de çok kafa biriydi. Zaten gelir gelmez kağıda birşeyler yazıp çizmeye başladı. Sana şunu yapacam bunu yapacam, şurdan alıp buraya koyacam ama bu fiyat diyor. Ben yok diyorum çok pahalı. Adam allem ediyor kallem ediyor 3-5 lira daha indiriyor yok diyorum. Zaten adam dolar olarak hesap yapıyor, kesiyor biçiyor bir dolar fiyat çıkartıyor sonra da onu çaaaart diye 1.79′la çarpıyor. Böyle şey mi olur canım. 3 gün sonra gelsem aynı doları 1.55 ile çarpacaksın kafadan %20 indirim yapacaksın diyorum, yok diyor o zaman bu kadar indirim yapmayız.

Neyse o zaman eşime sormadan bu kadar masraf yapamam diyerek oradan uzaklaşmıştım. Daha sonra bir iki defa daha aynı satışcı çocuk aradı ve yurt dışına gitme durumum olduğu için düşünmediğimi söyledim. Ama cıvıl sesli kız satışçı çocuk kadar kolay ikna olmadı. Zira geçen gün tekrar arayarak güzel bir fırsatın olduğunu ve gelirsem görüşebileceğimizi söyledi. Allaaaah dedim dolar da olmuş 1.55 kesin süper bir indirim yapacaklar diye bir arkadaşımı da alarak spor salonuna gittim. İki hoş beşten sonra kadınla fiyat konuşmaya başladık. Kadın daha doğru düzgün bir fiyat söylemeden bir dakika diyerek içeriye koştu. Yaklaşık 1 dk sonra yine koşarak içeriye girdi. Müdürümle konuştum size güzel bir fiyat verecez dedi. Eee ver bakalım dedik. Sunu almıyoruz, bunu istemiyoruz şunu kestik bunu biçtik derken çıkan fiyat doların 1.79 olduğu dönemde aldığım fiyatın %30 daha fazlasıydı nerdeyse. Dolar yüksekken herşeyi dolar üzerinden hesaplayan kişiler gitmiş, canım ne varsa Türk Lirasında diyen adamlar gelmişti sanki. Yok dedim. Çok pahalı, müdürünü çağır bana. Yine aynı müdür geldi. Hemen birbirimizi tanıdık ve selamlaştık. Hemen konuya girerek sen zamanında bu fiyatı vermiştin, biz o fiyatın altında bir fiyat istiyoruz dedik. Adam da olmaz onu yapamam ama size masaj veririm kese veririm diyince 2 masaj ve 2 keseye ikna olduk. Fiyatı da 6 taksikle aldılar, hatta ben normalde 120 giriş istiyordum ama şimdi 60 + 60 şeklinde arkadaşımla birlikte girmeli bir sözleşme yaptık.

Dün ilk defa yeni spor salonuna gittim. Hemen manyetik bir kart basıp veriyorlar. Bu kart sayesinde hem içeriye giriş çıkışlarınızı sayıyorlar hem de içeride satın aldığınız şeylerin parasını kartınıza yazıyorlar. Böylece içeride para taşımak zorunda kalmıyorsunuz. Ayrıca spor salonuna girişte ter havlusu, bornoz ve saç havlusu gibi şeyleri de veriyorlar. Böylece her seferinde havlu taşımak zorunda kalmıyorsunuz. Daha sonra cıvıl sesli kadın beni alarak aşağıdaki hocalardan birine teslim etti. Hocayla birlikte boy kilo vucuttaki yağ ve kas oranı gibi şeylere bakılıyor. Böyle ayak bileklerinizi bir yere değdiriyorsunuz daha sonra iki elinize de ayrı aletler alıyorsunuz, sistem bir şekilde vucudun neresinde ne kadar yağ ve kas olduğunu tespit ediyor. Benim vucudumda 31 kilo yağ varmış. 17 kilo su varmış gerisi de kemikli et. Vucut yaşım 35 çıktı. Normal yaşımdan 5 sene daha büyük bir vucudum varmış. Halbuki arkadaşlarım benim daha genç gösterdiğimi söylerler. Neyse, kısacası obez çıktım. Daha önceleri Wİİ’deki Fitness aleti de obez olduğumu defalarca söylediği için hocanın dediklerini çok sallamadım. Hoca ideal kilomum 66 olduğu söyleyince kendimi gülmekten alamadım. Daha önce gittiği bir spor salonunda 75 demişlerdi ona da gülmüştüm, buna göbeğimi sallaya sallaya güldüm. 83 olayım bana yeter valla.

Diğer spor salonlarından farklı olarak burada her koşu bandında ayrı ayrı televizyonlar var, hatta kendi kulaklığını getirerek istediğin kanalı izleyebiliyorsun. Ben bisiklet binerken biraz samanyolundaki “İkinci Türkiye” mi neyse işte o diziyi izledim sonra biraz aşk-ı memnu’yu izledim. Bir de aletlerde çalıştıktan sonra kaç kalori yaktığınızı antreman defterine yazıyorsunuz. Böylece zaman içinde gelişmelerinizi takip edebiliyorsunuz. 6 haftada bir de vucut bilgileri yeniden gözden geçirilecekmiş. Spor aletleri de oldukça yeni da sağlam durumda.

Henüz yüzme havuzuna ve squash pistine girmedim ama en kısa zamanda onlardan da yararlanmayı düşünüyorum. Sanırım obez olmamdan kaynaklı verdikleri bornoz ufak geldi. Çok moralim bozuldu. :) yok be ne bozulacak. Halkalı civarlarında oturanlara Life Gym’i tavsiye ederim. Hatta beni referans olarak gösterin ben de bir masaj kazanayım. Pazarlık konusunda da yardımcı olurum. Arkadaşmış peeeh.



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (2 oy kullanıldı, ortalama: 10 / 10)
Loading ... Loading ...

Muzik.net

06.05.2009 at 16:37

Bugün çok eskilerden bir şarkı arıyordum. Aramalarım sırasında Muzik.net diye bir site buldum. Site türkçe şarkılar için oldukça başarılı bir site. Aynı zamanda 3 tane şarkı dinlemenize izin veriyor. Ayrıca site bir arkadaşlık sitesi gibi çalışıyor. İnsanlar kendi beğendikleri şarkıların listesini yapıyorlar ve dinledikleri müziklere göre arkadaş ediniyorsunuz.

Site bedava değil, haftalık 10 SMS ücreti var. Siteyi biraz kurcalayınca sitenin javascriptlerinin türk biri tarafından yazıldığını farkettim. Siteyi oldukça basit bir şekilde korumuş. Çok ayrıntısını vermiyeceğim ama javascriptler için maksimum_sarkisi_sayisi = 3 gibi bir değer var. Bu değeri 300 yaparsanız site 300 şarkıyı kesintisiz olarak çalabiliyor. Böyle bir sitenin daha güvenilir olması gerekir bence. Ben yapmadım, siz de yapmayın.

Zaten nasıl yapacağınızı anlatmadım ama yine de buradan ilham alarak yasadışı işler yapmayın.



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (2 oy kullanıldı, ortalama: 8 / 10)
Loading ... Loading ...

Nisan patılarım

10.04.2009 at 17:36
  • Nisan geldi, normalde motora binmek için en güzel zamanlar olmasına rağmen benim bitmek bilmeyen araba kullanma hevesim yüzünden attan, at arabasına geçmiş gibi dolanıyorum. KDV indirimlerinden yararlanıp bir uyanık gibi gidip araba alMAdım. Daha çakalca birşey yapıp arkadaşın şirketindeki bir arabaya kirasının bir kısmını ödemek şartıyla el koydum.
  • Araba, Özlemle birlikte bir yere gitmek için güzel bir araç. Motorda ben kurye gibi giyinip heryere, her havada gidebiliyorum ama çıt kırıldım Özlem giyimine dikkat ettiği için sürekli üşüyor. Ama araba öyle mi ya. Artık iki kokoş giyiyoruz en güzel elbiselerimizi atlıyoruz arabaya zort zort geziyoruz. :)
  • Araba geldiğinden beri ceketsiz dışarı çıkmaz oldum. Mümkünse içine gömlek, altıma parlak siyah pantalonumu giyiyorum.
  • Parlak pantalonu alalı nerdeyse 2 ay oldu, kimse parlak olduğunu farketmedi ama nedense şimdilerde her gören neden parlak pantalon giyiyorsun diye sormaya başladı. Daha da mı parlaklaştı acaba? Ya aslında o kadar parlak da bir pantalon değil. Hafiften parlıyor işte. İlk aldığım gün Özlem’e çok garip gelmişti. Hatta beni genç gösterdiğini söylemişti. O günden beridir hergün giyiyorum. :)
  • Bu zamana kadar araba kullanma konusunda çok başarılarım olduğunu söyleyemem. Sanırım başkasının arabası olmasından kaynaklı çekincelerim vardı. Arabayı alınca ilk gün bir bayan şöförden hallica kullandım. İkinci gün iyi bir bayan şöför gibi derken, dün trafikte sol kolu cama nasıl koyacam diye araştırmalar yapacak duruma geldim.
  • Eve giderken bazen yol boş olduğunda makasa giriyorum (bkz. makasa girmek) ama her sollamadan önce nizamı olarak sinyallerimi veriyorum, aynalara bakıyorum.
  • Motor kullanırken arabaların yaptığı bazı hareketlere sinir oluyordum, dün kendimi benzer hareketleri yaparken buldum.
  • Özlem de 10 yıldır ehliyetim var diye bana hava atıyordu. Ama işe giderken nedense arabayı hep ben kullanıyorum.
  • Motorumu kullanmayı özledim. Haftasonu motorla 550 KM yol yapıp grupça Bursa’ya gidip geldik. Motor güzel birşey.
  • Türk kahvesinde su tadı alan başka birileri de var mıdır acaba? Kesinlikle Türk kahvesinde eksik olan birşeyler olduğunu düşünüyorum. Sakızlı Türk kahvesi içmedim ama onun benim damak tadıma uyacağını düşünüyorum.
  • Bir de geçen gün turizm fuarından kaşar almıştık. Kars kaşarıydı sanırım. O kaşarda da patates tadı almıştım. Hatta kaşarı alırken adam tattırmıştı, orada bile almıştım patates tadını. Ama fuar heyecanı ile veya belki de sürü psikolojisi ile epey bir kaşar aldım. Sonra anladım ki o patates değil kaliteli kaşar tadıymış :) bu zamana kadar kars kaşarı mı yedik canım. Bakma şimdi arabadan inmediğimize :)
  • Motorla giderken sitenin girişinde bana havlayan köpeğe geçen arabayla korna çaldım, yine sallamadı it.
  • Nerdeyse 4 aydır öğlenleri spor yapıyorum. Gram zayıflama yok. Aksine spor yapıyorum diye daha rahat yemek yediğim için şişmanlıyorum. Kesin çözüm liposakşın.
  • İşler çok yoğun, durduk yere strese giriyorum. Eskiden bu kadar kasmazdım kendimi. Sanırım yaşlanmaya başladıkça başladığım işleri bitirmek istiyorum. Bitirmek için uğraşıyorum. Önceden 10 işe birden başlar hepsini de yarım bırakabilirdim şimdi 2 işe bile başlarken tereddüt ediyorum. Bir işi bitirdiğin zaman duyulan hazzı seviyorum. Onun için mümkün olduğunca kısa sürede biten işler yapmak istiyorum.
  • 2 sene önce bir ara bakaya kalmışım. Bu ay onun için mahkemeye gidip savunmamı verdim. Çok kasılmıştım ama cidden birşey yokmuş. Yeter ki geçerli bir mazeretiniz olsun. Zaten “Bakaya kalıp 7 gün içinde kendisi gelmek” diye bir suçla yargılanıyordum. Zaten suçun tanımını okuyunca insan bir amaaan bunun için mi dava açmışlar diyor :) Her halde bunun için büyük bir ceza vermezler.
  • Şirketteki menekşem yeni ufak yapraklar açmış. Valla helal olsun çiçeğe haftada bir su ya veriyorum ya vermiyorum yine de iyi dayandı. Hoş çiçeklerini ilk haftadan döktü ama yapraklar halen canlı.
  • Şimdi çıkıp Özlem’i almak için yola koyulmam lazım. Yoksa trafik illetine takılıyorum.
  • Centilmence yaşayın, güzel bir ay olsun.


1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (6 oy kullanıldı, ortalama: 8.17 / 10)
Loading ... Loading ...

Ben yurtdışı gördüm

05.03.2009 at 21:48

1 senedir i2i Bilişim isimli bir şirkette çalışıyorum. Geçiş hikayemi yazmıştım zaten. Tam 1 senemin bitmesiyle birlikte yurt dışındaki projeler için ülke dışına çıkmaya başladım. Zaten işe başladığım günden itibaren yurtdışında projelerde yer alacağımızdan bahsediliyordu. İlk başlarda yeni evli biri olarak sürekli yurt dışında olma düşüncesi zor geliyordu ama zaten olaylar söylendiği şekilde yürümedi. Yürümediği iyi de oldu. Sanırım 6 aydır bir proje için Belçika’ya gideceğimiz söyleniyordu. İlk günden şirkette araştırmalar yapıldı. Gezilecek gidilecek yerler belirlendi, hatta havanın sürekli yağmurlu olmasından dolayı şikayetler bile edildi. Ama gel gelelim proje için Belçika’ya gidecez diye beklerken işleri uzaktan da yapabileceğimiz, 4 mevsimi yaşadığımız cennet memleketimizden uzaklaşmadan da işleri yapabileceğimiz anlaşılınca bizim havası kapalı mundar Belçika’ya gitme işi de başka bir bahara kaldı.

Tabi ben o ilk gazla mundar Belçika’da yaşayan abime haftaya geliyorum 6 ay orada kalacam veya buna benzer birşeyler söylemiş olsam gerek ki, abim 6 ay boyunca ne zaman geleceğimi sorup durdu. Bizim proje oldu bitti derken, projenin kıyısından köşesinden alakalı başka bir proje için Belçika’ya çağırıldım. Belçika’ya daha önce abimi ziyaret için 2 defa daha gitmiştim. Onun için çok fazla heyecanlanmadım. Bu arada beni çağıran kişi 0202-0602 tarihleri arasında geleceksin diyince bir an sevinmiştim. Malum avrupalılar tarihleri Ay ve Gün olarak yazarlar. Böyle olunca bu tarihlerden 4 ay Belçika’da kalacam gibi bir izlenim edinmiştim ki daha sonrasında sizin de anlayacağınız gibi aslında hepi top 4 günlük bir işmiş. (sonrasında 10 güne uzatıldı)

Belçika 3 saat uzakta sevimli bir memleketimiz. Ankaradan hallice bir sevimliliği var. Orada, Business Flat dedikleri sık seyahat edenlerin ev özlemi çekmemeleri için dayatılmış döşetilmiş evlerde kaldım. Bir bekarın (çapkınlık anlamında düşünmeyin çünkü ben öyle düşünmüyorum) ihtiyacı olabilecek herşeyi içinde barındıran bir ev düşünün. Amerikan mutfak dedikleri salona bakan bir mutfağı, 1 televizyonu. Üzerinde 2 minder ve bir battaniye olan deri bir koltuğu,  bir sehpası, 4 kişilik yemek masası, 6 kişilik yemek takımı, fırın, su ısıtıcı, ekmek kızartıcı, buzdolabı, ütü ve ütü masası olan şirin bir ev. İşin daha güzeli evde ücretsiz 3 Mbit internet bulunuyor ve ev Brüksel’in en merkezi sokağında bulunuyor.

Taksi paraları günlük gitgel 80 euro tutunca evden işe toplu taşıma ile gitmeye karar verdik. Otobüstür, trendir derken ev-iş arasını 60 dk’dan 30 dk’ya kadar indirdik.  Öğlenlerini de genelde şirketin yemekhanesinde  hallettik. 1 öğlen orada birlikte çalıştığımız Türk’le (Mesut) yakınlardaki bir dönerciye gittik. Benim gitmek için 6 aydır beklediğim projeye son anda dahil olan isviçreli Adam(edım okunuyor, sonra adam yazmış diye mail atmasın kimse :) )’da bizimle geldi. Bonkör dönerci nerdeyse kafam kadar bir ekmeğin içine alabildiğince et ve patates koymuş, bununla da yetinmeyip doymazsanız ekmeğinizi getirin içine biraz daha patates koyayım dedi. Hem de ekstra para istemeden. Dönerci adamın çömertliği isviçreli Adam’ın karşısında bizi yüceltti. Biz hep böyleyizdir falan diye de 1-2 ingilizce cümle de patlattık tabiki ardından.

Neyse yine şirkette yemek yediğim bir gün, Türk olduğunu öğrendiğim kasiyer kızla garip bir muhabbetimiz geçti. Hemen şunu da belirteyim ben bu kızın Türk olduğunu öğrenmeden önceki gün, ben ingilizce o fransızca olarak konuşarak anlaşamamıştık. Neyse bu sefer kıza “Merhaba” diyerek muhabbete girdim. (Tabi bunlar yemeğin parasını ödeme sırasında oluyor.) Kız bir anda şaşırdı, aaa siz Türkmüydünüz dedi. Evet dedim. “Kısa süreli geldim, yakında dönüyorum” dedim. Kızın “Ben zaten sizin Türk olduğunuzu düşünmüştüm ama domuz eti yediğinizi görünce Türk değildir herhalde dedim” demesiyle bir önceki gün yediğim makarnanın sosundaki garip şeylerin domuz eti olduğunu anlamam bir oldu.

Neyse oradaki işleri bitirip haftasonu abimlerde takıldıktan sonra şimdi burada detay vermek istemediğim bir şekilde kulağımdan ufak bir fındık tanesi kadar birşey çıktı. Ben ilk başta iltahap falan diye düşünmüştüm ama daha sonra cımbızla yaptığımız darbelerde acı hissetmediğimi anlayarak abim bir iki çevik hareketle topağı çıkarttı. Türkiye’ye geldiğimde gittiğim kulak doktoru bunun kulağın kendini temizlemek için salgıladığı bir sıvı olduğunu ve kulak çıkışında bu sıvının katılaşması sonucu böyle birşey olduğunu öğrendim. Doktor onu çıkartabilmeniz bile büyük birşey dedi. İsviçreli Adam görse bir defa daha takdir ederdi bizi :)

Bu olaydan yaklaşık 3 hafta sonra, yurtdışındaki performansımdan memnun olmuşlar olsa gerek, beni bu sefer 3 günlüğüne Frankfurt’a çağırdılar. Bana bunu söylediklerinde cuma akşamı saat 7 falandı. Salı akşamı için gelmemi istiyorlarmış. 3 gün için yorulmaya deymez ama gidelim bakalım dedim.  Artık valiz hazırlama kompetanı olduğum için valiz hazırlama işini son güne bıraktım. Geçen seferden almadığım için zorluk çektiğim şeyleri (pijama ve mouse) bu sefer unutmamak için özen gösterdim ve Salı akşamı (Amsterdamdaki ucak kazasından bir önceki akşam) THY’nin uçaklarından biriyle Frankfurt’a gitmek üzere havaalanına gittim. 2 saat öncesinden gittiğim havaalanında akşam vakti yapacak çok bir iş olmadığı için ve orada çalışan arkadaşlarım servisle evlerine gidiyor oldukları için pasaport kontrolünden geçerek arka tarafa geçtim.

Bu kadar ayrıntı vermek çok sıkıcı biliyorum ama şimdi anlatacağım şeyleri anlatabilmem için bu sıkıcı ayrıntıları söylemem gerekiyor. Neyse girdim içeri, bir şekilde vakit geçirmek lazım derken bu kredi kartlarının yurtdışı uçuşlarında Lounge (veya bunun gibi birşey) hizmeti olduğunu hatırladım. En azından HSBS ve Garanti bankasının böyle yerleri var. TEB’in de vardır diye dolanmaya başladım. Şimdi bu Lounge dediğim yerler sürekli yurt dışına çıkan benim gibi elit kesimin kendini daha elit hissetmesini sağlayacak yerler. İçerisi siyah koltuklar ve döşemelerle kaplı, duvarlarında işlemeli camları olan. Bazısında wii, ps3, bilardo gibi vakit geçirecek oyunlar olan, ücretsiz yemek ve içki veren rahatlatıcı yerler.  Teb’inkinde wii falan yoktu. Sadece masaj koltuğu vardı ama elit olduğum için kurcalamak istemedim. Kahve ve kurabiye yiyerek dergimi okudum. Şimdi genel olarak bu yerler rahatlatıcı yerler ama havaalanı insanı tedirgin eden bir yer olduğu için bu sakinlikte ben daha çok stress oldum. Çünkü uçağın kalkmasına 1,5 saat var ama ya burada uyuya kalırsam veya dalar da uçağı kaçırırsam falan fişman bir sürü şey. Böyle olunca sürekli saate bakıp sakin olmaya çalışmak daha çok yordu beni. Dedim ben burayı blog’uma yazarım onun için biraz daha inceleyeyim.

Girilmedik yer kalmasın diye doğru tuvaletlere girdim. Bence tuvalet o mekandaki en ilginç yerdi. Çünkü adam tuvalete duş, saç kurutma makinası koymuş. Şampuan bile var. Herhalde dur tuvaletimi yaptım bir de yıkanayım diyen elit insanlar için düşünülmüş. Bir de duvarlar falan siyah üzerinde parlak taşlarla bezetilmiş. Cidden otantik bir yer olmuş. Giderseniz mutlaka görün derim.

Neyse kapıdır, uçaktır falan derken Frankfurt’a indim. Uçağın çıkısında 4 tane iri yarı Alman polisi durmuş insanlara bakıyorlardı. Ben onları görmezden gelirsem onlar da beni görmez derken, bir tanesi beni durdurup birşey söyledi. Anlamadım ama sadece “ingiliş” diyebildim. Adam yine birşey söyledi. Bu sefer “I don’t understand” gibi bir cümle kurabildim. Bunun üzerine adam 2-3 defa daha aynı şeyi tekrarlayınca adamın sadece “passport” dediğini anladım. Artık nasıl diyorsa anlamadım. Pek hoş bir karşılama olmadı yani anlayacağınız.

Daha sonra uçaktan kalabalık bir salona çıktım. Normalde uçaktan çıkınca ilk iş pasaport kontrolü olur diye biliyordum, onun için ilk gördüğüm sıraya girdim. Meğer o sıra başka bir uçağa giriş sırasıymış. Hemen çaktırmadan bizim uçaktan indiğine kanaat getirdiğim birinin peşine takıldım. Yaklaşık 10 dk’lık yürümenin ardından pasaport kontrolüne vardık. Valizi falan alıp hemen bir taksiye atladım. Adresi gösterdim şansa adam Türk çıktı. Aslında çok da şans değil. Almanyadaki taksicilerin çoğu Türkmüş zaten.

Neyse otel, iş falan güzel geçti. Götürdüğüm Türk lokumları çok büyük talep gördü. İsviçreli Adam’da bu projede vardı. Yine bir önceki gün dahil olmuştu. Ona bol bol lokum yedirdim. Neyse cuma akşamı Almanya’daki halamlara gitmek istiyordum. Normalde trenle gitmeyi planlarken biletlerin 50-80 euro arası olmasından dolayı iç geçirirken sagolsun oradaki Türk bir arkadaş(Mustafa) daha ucuz ve konforlu bir yöntemin olduğunu söyledi. Şöyleymiş; şimdi diyelim sen istanbul’dan ankaraya gideceksin. Arabanda boş yer var. Hemen giriyorsun bir web sitesine, bilgilerini ve kalkış ve varış noktalarını yazıyorsun. Ne zaman gideceğini yazıyorsun ve daha sonra sizin gideceğiniz yerlere gitmek isteyen insanlar size telefon açıp boş koltuklarınızı kiralıyor. Bu şekilde yolculuğun da bir maliyeti var ama 10-15 euro gibi bir rakam.

http://www.mitfahrgelegenheit.de/ adresinden arama yapabiliyorsunuz. Tabi bunun için Almanya’da olmanız ve almanca bilmeniz gerekiyor(Farklı ülke opsiyonları da var). Frankfurt’tan Düsseldorf’a gitmek için bir arama yaptık. yaklaşık 30-40 kişi kadar vardı. İlk denemede bir Türk bulduk ama telefonu kapalıydı. Rastgele başka bir tanesine baktık o da Türk’tü ve telefonu açıktı. Aradık yeri olduğunu öğrendik ve iş çıkışı valizimle birlikte adamın kalktığı yere gittim. Taksiyle oraya gitmem 10 Euro tuttu. (şansıma o taksici de Türktü). Adamla tanıştık, dünyaca ünlü bir insan kaynakları sitesinin proje müdürüymüş. Ama gel gör ki 15 euro’ya insanları şehirler arasında taşıyor. Tipik bir Türk gibi, otobanda 160′la falan giderek almanların çok yavaş olduklarından şikayet etti. Radarların olduğu yerlerde bile almanların yavaş olduğundan şikayetçi oldu. Aslında biraz da haklı hani. Adamlar 70′lik yol yapmış millet 50 ile gidiyor.

Neyse öyledir böyledir derken yolculuk bitti, halamları gördüm, pazar günü bitpazarına gittim falan derken Frankfurt işini de bitirerek cennet vatana geri döndüm.

Yazının başında Belçika için Ankaradan hallice demiştim, gördüğüm kadarıyla Frankfurt için de Kocaeli’den hallice diyebilirim. İş merkezlerinin olduğu ufak bir şehir. İşim olmazsa bir daha da gitmem. Öyle yani.

Bir iş gezisi maceramızın da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yavan yazılardan kurtulmak için çırpınma serisinin birinci yazısını umarım beğenirsiniz. Bu arada 3 aydır haftaiçi hergün spor yapıyorum, hiç şımarmadım, göbeğim ilk günkü gibi duruyor. Spora başlarken göbekte baklavalar çıkacak demiştim ama halen baklava hamuru kıvamında duruyoruz. Geçen sene yazdığım bir yazıda spor’da ikinci aşamaya geçtim ama göbek halen birinci aşamada demişim. İşten aynen o haldeyim. Ama şaka maka kollar gelişti heee. :)



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (4 oy kullanıldı, ortalama: 5.75 / 10)
Loading ... Loading ...

Son zamanlarda izlediğim filmler 2009 Ocak

18.01.2009 at 5:03

Evlendikten sonra eskisine nazaran 3-4 kat daha fazla film izler oldum. Evde projeksiyon ve 5 mbit internet olunca yapacak da çok fazla birşey kalmıyor aslında. Neyse ne zamandır düzenli birşekilde yazamıyorum. Az önce yatarken içimden kendi kendime blog yazdığımı farkettim. Yani aslında yazmam gereken şeyleri içimden geçiriyordum. Demek ki insan yaşadıklarını bir şekilde paylaşmak istiyor yani en azından ben öyleyim. Blog yazamadığım zamanlarda yazacaklarımı kendime anlatıp yazmış kadar tatmin oluyorum. Tabii bu kötü birşey çünkü bir yazıyı yazıp da onun hakkında yorumlar almak inanılmaz büyük bir tatmin. Hele her yazıdan sonra arkadaşlarının telefon açıp çok akıcı yazıyorsun falan fişman demeleri, yazı yazmakla alakasız bir iş yapan biri için inanılmaz bir gurur.

Neyse bu kadar böbürlenmenin ardından bugünlerde izlediğim filmler hakkında atıp tutmaya başlayabilirim.

Vali

Star’da yayınlanan köprü dizisini pek bir sevmiştim. Dizi Ayşe Kulin’in bir romanı üzerine kurulmuş ama daha sonra içine Türkiye’de çok sevilen öğeler ve güzel müzikler eklenerek konu 2 sene uzatılmış ve sonunda dizinin bitme zamanı geldiğinde “ulan biz köprüyü yapmayı unuttuk” diyerek apar topar konuyu köprüye getirmiş ve diziyi bitirmişlerdi. Bu film de reklamlarında sanki dizinin devamıymış gibi lanse edilen bir film. Ama film’i showtv sponsor olduğu için sanırım telif hakkı vermemek için sadece valiyi ve eşini sabit tutup geri kalan tüm ekibi değiştirmişler. Zaten valiyi de başka bir yere tayin etmişler. He bir de valinin yardımcısı da aynı ama onun hepi topu 2 sözü var. Bir kaç sahnede de sadece gülümsüyor. Neyse sonuç olarak ben filmi beğenmedim. Neden beğenmediğime gelince konuyu biraz daha genelleştirmek istiyorum.

Efendim bu amerikalılar kendi filmlerinde kendilerinin ne kadar büyük olduklarını, her amerikalının aslında bir kahraman olduğunu üstüne basa basa anlatıyorlar. Sonuçta bu filmleri izleyen amerikalılar kendilerini o filmlerdeki gibi düşünüyorlar ve gururlanıyorlar. Ama bizim yönetmenler, “bizim memleket kurtulmaz ağam” mantığını kendilerine destur edinmişler ve bunun üzerinden prim elde etmeye çalışıyorlar. Kardeşim gerçek hayatta elin gavuru ülkendeki kaynakları kendi vatandaşından daha ucuza kullanıyor olabilir, elin gavuru ülkende senden daha iyi imkanlara sahip olabilir ama bari sinemada bunu değiştirin. Dizide 2 yıl boyunca devleştirilen vali, bir anda kılişe laflar eden, dürüst olmaya çalışan ama kaybeden biri haline getirilmiş. Ne kadar güçsüz bir ülke olduğumuzu görmek için filme gidilebilir.

Son Ders

Aslında eski bir film ama ben anca izleyebildim. Ben genel olarak Ferhan Şensoy’u çok severim. Çok güzel cümle kuran ve çok seri ve hızlı konuşabilen biridir. Örneğin uzun cümleleri birbirine bağlayışını ve hikayelerinde karakterlere anında isimler takmasını özellikle beğeniyorum. Aslında film Ferhan Şensoy’un filmi değil ama ben bunu filmden sonra anladığım için filmi Ferhan Şensoy’un bir filmiymiş gibi yorumlayacam. Film aslında basit bir türk filmi. Çok karmaşık senaryoları yok. Temel olarak “günü yaşa” felsefesini anlatıyor. Ara ara eski solcuların bugün büyük kapitalisler olmasına dem vuruyor. Duygusal olmaya çalışan ama çok başarılı olamayan bir film. Ben açıkcası çok beğenmedim. Ama bir türk filmi olarak sıkmayan bir film.

Barcelona, Barcelona

Efendim, hep derler ya bu avrupalılar cinsellik konusunda rahat adamlardır diye. İşte film baştaaaan sonra bu konu hakkında. Adamlar rahatlar ama film rahatlığın sınırında bir film. Öyle erotik sahneler falan beklemeyin. Gayet aile ile izlenebilecek bir film tadında ama bir adama aşık olan 3 farklı kadının (1 sarışın 1 esmer 1 beyaz tenli) rahat ilişkilerini ele alıyor. Bu insanlarla cinsel bir ilişkisi olmayan bir de anlatıcı var olayda. Farklı bir hava yakalamış bir film. Duygusal kızlarımız filmi duygusal bulabilir. İnsanların aşkları uğruna göze aldıkları şeyler falan gibi bir yorum yapılabilir ama yok kardeşim. Sen restoranda iki kadına gelin sizi gezdireyim akşamda hep birlikte sevişiriz falan diyorsan bana duygusallıktan bahsetmeyeceksin. Sonuç olarak kısıtlı imkanlarla hayatlarını devam ettiren türk geçliğine kötü örnek olacak bir film olarak görüyorum. Erkelerin kız arkadaşlarını filme götürüp, “kız değil misiniz, hepiniz aynısınız” gibi yorumlar yapılabilecek bir film. Ben yaptım sert tepkiler aldım.

Üç Maymun

Ödül alan anlaşılmaz filmlerden biridir kendisi. Ya aslında ben filmi anladım ama yorum yapmaya gelince ne desem boş. Film genelde susmayla geçiyor. O bakıyor, öbürü bakıyor, bir cümle söyleniyor on dakika bakışılıyor. Ama buna rağmen kısıtlı cümlelerle film anlatmak istediğini çok güzel anlatıyor. Şimdi hayat içinde 3 maymun, görme, duyma, konuşma üçlemesini anlatmak için kullanılır. Bildiğin bir şeyi bilmiyormuş gibi yaptığında “bana 3 maymunu oynama” diye bir cümle kullanılabilir. Böyle bir cümle de hayatta en fazla 2-3 defa kullanılır. Ona göre doğru anı bulduğunuz anda yapıştırın bence. işte bu 3 maymunu oynama fiilinin 15 cümle kullanılarak anlatıldığı bir film. Zengininden fakirine, babası anası oğlu patronu hepsinin aslında birer maymun olduğunu gösteriyor film. Yavuz bingöl güzel oynamış. Diğer kadının ismini bilmiyorum ama o da güzeldi. Aslında o kadın daha güzeldi. Oğulları tırt. Patron daha tırt.



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (3 oy kullanıldı, ortalama: 10 / 10)
Loading ... Loading ...

Bayram Güncesi

15.12.2008 at 16:54

Kurban bayramı denince çocukluğumdan anca 2-3 anı hatırlıyorum. Bir tanesi Daçkada yatakhane arkasına getirilen 20-30 tane koyunun peşpeşe kesilmesi, diğer bir tanesi evin arkabahçesinde yine koyun kesilmesi, sonuncusu ise el öpmeye gittiğimiz komşumuzun yanlışlıkla çok para verip daha sonra parayı geri alması. Bir iki bayram namazı kaçırma olayı ve bir iki soğukta dışarıda gazete kağıtları üzerinde namaz kılma olayı da var ama onların kurban bayramında olup olmadığı konusunda emin değilim.

Bu sene öncekilere nazaran daha geleneksel bir kurban bayramı yaşadım. Öncelikle bizim kuzenin hanımının köyündeydik. Orası genelde zengin insanların köy özlemlerini gidermek için yaşattıkları bir yer. 20 sene önce kurulmuş bir köy aslında. 20 sene önce kurulduğu için asfalt yolları, elektrik ve suları düzgün şekilde. Telekom uydu üzerinden kablosuz olarak köye telefon hattı bile getirmiş. Neyse, burada önce bayram namazını kıldık. Daha sonra tüm köylü cami dışında yaşlıdan gence doğru tokalaşa tokalaşa bir kare oldu, dualar okundu, bayramlaşıldı. Ardından her evden bir tepsi yemek camiye getirildi. Gelen tepsilerin bazısında sadece kahvaltılık, bazısında çorba, dolma, kurufasulye, baklava gibi şeyler vardı. Artık bahtına hangi tepsi boşsa onun yanına oturup içinde ne varsa onu yiyorsun. Bizimkinde dolma, kurufasulye ve baklava vardı. Ben tatlı ve tuzluyu aynı anda yiyebilen biri olduğum için hapur hupur ne varsa yedim. Muhtemelen Özlem olsa aç kalırdı.

Kurban faslında epey bir yorulduk. Yaklaşık 10 kişi 2 tane kurbanın tüm aşamalarında görev aldık. Sadece kesme işini tecrübeli biri yaptı. Deriyi çıkartma, kesme, ayıklama falan hepsinde bifiil görev aldım. Bir ara ellerim, pantalonum falan kan içindeyken “acaba bu halimi video’ya alsalar ilerde başbakan olduğumda insanlara izletseler kötü bir imaj olur mu diye düşündüm.” Mesela şimdi başbakanı kanlar içinde kurban keserken görsek garipser miyim bilmiyorum. Sonuçta dini bir olay ve kan işin doğası gereği var.

  • Kurban bayramından önce rejime başlamanın da çok yanlış olduğunu gördüm. Tüm bayramlama işlerini 1 güne sığdırdığımız için peşpeşe gittiğimiz yerlerde peşpeşe tatlıları götürdük. Akşam eve geldiğimde epey bir toktum. Yine gece yarısına kadar dizi izledim. Dizi izlerken canım sıkılıp birşeyler yemek istediğimde gün boyunca yediklerimin pişmanlığıyla bir havuç yedim. Sonra uzun bir süre kendimi çok tok hissedince havucun çok doyurucu olduğuna karar verdim. Halbuki ertesi gün akşamında yediğim havuç o kadar etkili olmadı.
  • Benim rejimime inat Özlem evde havuçlu mafin yaptı. Yememek için direnmeme rağmen 3-4 tane yedim. Allahtan midemi bozdu da daha fazla yemedim.
  • Bugün öğlen spor’a başlıyorum. Çantamda taşımamak için spor ayakkabılarımı kot pantalonumun altına giyerek işe geldim. Yolda milletin hep siyah ayakkabı giydiğini görerek kendimi kro gibi hissettim. Ama valla çok da umurum olmadı.
  • Bayramdan önce yemek malzemeleri satan bir yerde alışveriş yaparken kavhe şurupları satan biriyla tanışmış(Ertan Bey) ve bize numuneler göndereceğini söylemişti. Bayramdan önceki cuma günü 1 büyük badem aroması, 1 şişe pompası, 2 (basınçlı tüpte) krem şanti, 2 kahve fuarı davetiyesi, 3 tane uzun kokteyl karıştırıcısı, 2 tane de ufak numune şurup geldi (naneli ve çilekli). Ertan B ey’in bu kadar uğraşıp bize numune göndermesi pek bir hoşumuza gitti. Bakalım haftaya kahve fuarı var. Özlemle erkenden gidecez.
  • Motorun bujisi patladı. Tamircinin dediğine göre eski gittiğim servis bujileri tam sıkı takmadığı için böyle birşey olabilirmiş. Henüz hasarın ne kadar olduğunu öğrenemedim. Adamın dediğine göre epey bir masraf çıkabilirmiş. Usta bir tanıdığın tanıdığı. Şu ana kadar çok kazıkçı bir imaj yaratmadı bende. Söyleyeceği rakam muhtemelen insaflı bir rakam olacak ama ufacık bir sorundan bu kadar büyük sorun çıkması sinir bozucu. Artık ustalara aşırı güvenmemek gerektiğini düşünüyorum.
  • CBF150 grubundan tanıdığım bir arkadaşı AKP’nin bombalanması olayı yüzünden içeri almışlar. Çocuk kurye ve böyle birşey yapmasına imkan vermediğim biri. Muhtemelen biri bir paket vermiş o da bırakmıştır ama inşallah bir an önce içeriden çıkar. Arkadaşın suçsuz olduğunu inananlar olarak bir imza kampanyası başlattık. Buradan imza atabilirsiniz.
  • Bu yazıya başladıktan sonraki öğlen arasında spor salonuna gittim. Hoca benden 2 yaş küçükmüş. İyice yaşlandık artık. 10 dk koşu, 10 dk bisiklet yapıp ardından karın kol falan çalıştık. Özellikle kucağımda kocaman bohça (bkz. göbek) ile o hareketleri yapmak çok zor oldu. Ardından duş alıp salata ve çorba sipariş ederek şirkete geldim. Şimdilik herşey güzel. Yarın şirketten Rahim’de aynı yere başlıyor. Belki şirketteki bayanlarda başlayacak. Epey bir gaza geldik bakalım. Benzer bir gazı daha öncesinde bisiklet konusunda yaşamıştık. Daha sonra bir de tenis konusunda yaşadık :) ben ikisini de bıraktım ama devam eden arkadaşlar var. Hoş tam bıraktım sayılmaz ama daha seyrek yapıyorum. 3 ayda bir falan. Umarım bunda da aynısı olmaz.


1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (Henüz oy yok)
Loading ... Loading ...

Evlilik ve Blog

04.12.2008 at 11:27

Evlendikten sonra çok kolpa yazılar yazdığımın farkındayım. Aslında evlenmeden önce olduğu gibi sürekli “bunu da blog’a yazayım” diye geçiriyorum içimden ama bir türlü vakit bulup da o düşündüklerimi yazıya dökecek vakit bulamıyorum. Önceden eve gelince hızlıca yemek yer biraz televizyona bakar sonra da doğruca bilgisayarın başına geçerdim. O zaman 5-6 saat bilgisayar başında otururken arada blog’uma da birşeyler yazardım. Şimdi evlenince öncelikle yemeği Özlem’le birlikte hazırlamak durumunda kalıyoruz. Sonra oturup enikonu yemek yiyoruz, ardından eğer vakit varsa bir dizi veya film izliyoruz. Sonra da zaten uyuya kalıyorsun. Aslında dizi veya film izlemek yerine insan bilgisayarda blogunu yazabilir ama evlilik denen müessese bu kadar bireyselliğe -şimdilik- izin vermiyor. Zaten de o kadar bireyselliği de istemiyorsun. Ben daha önceki yazılarımda yalnız olmaktan keyif aldığımı söylemiştim ama şimdi durum biraz değişti. Artık eve geldiğimde evde bir kişinin daha olmasını bekliyor insan. Birlikte yemek yapacak, birlikte yemek yiyecek birini arıyor.

Neyse, yeni evlenen çiftlerde genelde bu sorun var. Bir iki yeni evlenen arkadaşımın bloglarında son 2-3 aydır yaprak kıpırdamadığını görmek tezimi biraz daha destekliyor. Blog yazmak için doğru zamanın ne zaman olduğunu halen bulabilmiş değilim ama şu anda işten kaçamak yaparak yazmaya karar verdim. Aslında düşüncem yazıya başlayıp gün içinde boş kaldığım zamanlarda yazıya devam etmek. Şimdi kısa bir girizgah yaptığıma göre maddeler halinde yazmaya başlayacağım. Gün içinde aklıma gelenleri ekleyip sanırım akşam 6 gibi yazıyı göndereceğim bakalım nasıl olacak.

  • Kilo 0,1 ton’a yaklaştıkça rejimle ilgili çalışmalarım hızlandı. Spor salonuna gitmeye başlamam lazım ama yine zaman sorunu yaşıyorum. Bu sorunu çözmek için öğlen aralarında spor yapıp sonrasında da hızlıca bir sandivich yemeye karar verdim. Belçikada adamlar öğlenleri bu şekilde spor yapıyorlarmış. Ama bizim Bulgurlu’daki spor salonlarında ilginç bir uygulama var. Sabahtan öğlene kadar sadece kadınlar spor yapıyor, öğleden sonra karma oluyor. Bu yüzden saat 12-13 arasında spor yapma şansım kalmıyor. Mecburen 13-14 arasında spor yapmam gerekecek. Sanırım iş açısından bir sorun olmaz.
  • Geçen Metro alışveriş merkezinden alışveriş yaptık, dün torbaları boşaltırken torbaların birinden kedi maması çıktı. Faturaya baktım parasını da vermişiz. Artık alışveriş yaparken kendimizi nasıl kaybettiysek :)
  • Yaklaşık 4-5 aydır yurt dışına iş için gidecem diye bekliyorum ama halen bir gelişme yok. Artık Özlem’de inanmıyor gideceğime.
  • Özellikle bir yere gitme durumlarında ne kadar çok kişiye söylerseniz o yere gitme şansınız o kadar azalıyor. Şimdi düşünüyorum da, bu zamana kadar girdiğim tüm şirketler bana yurt dışına gitme vaadinde bulunmuş. Ama bu sefer gidecem. Hissediyorum.
  • Wii ile davul çalmaya başladım. Davul dediğim de bateri. Şimdilik yavaş yavaş ilerliyorum ama güzel gidiyor bence. Ama gerçek bateride nasıl harikalar yaratırım bilmiyorum. Newsweek dergisinde müzik dinlerken beynin tümünde hareketler olduğu yazıyor. Eğer müzik yapıyorsanız beyin daha bir şevke geliyormuş. Wii music bu keyfin kolaydan elde edilmiş hali.
  • Bilgisayara ufak bir ajanda programı kurdum, şimdi hergün saat 11 ve 16′da bilgisayar ara öğün yemem için uyarıyor.
  • Ben bir yandan rejim yapma cabaları içindeyken Özlem’de pasta, kurabiye gibi şeyler konusunda ustalaşmaya çalışıyor. (hain :) ) Birbirimizi tamamlıyoruz. Özlem’i şişman olduğuna -telkin yoluyla- inandırmaya çalışıyorum.
  • Zayıflamak sabır ve irade gerektiren bir süreç. Uzun hedefler koyulmazsa başarılı olunmuyor. Aslında hedef koymak da yanlış bir yaklaşım. Çünkü hedefe ulaştıktan sonra bir rahatlama oluyor. Hedef hayat standardını değiştirmek olmalı.
  • Adım sayıcı aldık. Böyle aletler olduğunu biliyordum ama muhtemelen pahalıdırlar diye hiç düşünmüyordum. Geçen bir programda günde 7.777 adım yürünmesi gerektiği söyleniyordu. Günde kaç adım gittiğimi bilmediğim için daha kaç adım daha atmam gerektiğine karar veremiyordum onun için eminönünde bir dükkandan 5 YTL karşılığı ufak bir alet aldık. Günde ortalama 2000-3000 adım arası atıyorum. Motora bindiğim zamanlarda muhtemelen çok daha az oluyordur. Aletin sıfırlama düğmesine basıldığı anda kayıtlar sıfırlanıyor ve o düğme çok kolay basılabilecek bir yerde. Sıfırlama işlemini daha zor yapsalarmış çok daha güzel olurmuş. Bu aletlerin 10 YTL’ye radyoluları da varmış ama ne kadar sade o kadar iyidir bence.
  • Apartmandaki komşuların neredeyse hiçbirini tanımıyoruz. Geçen 6. katta Yusuf diye biri ile tanıştım, ayrıca bizim kattaki bayanla bir sabah asansörde karşılaştık, günaydın, iyi günlerden başka bir muhabbet geçmedi. Bir de bizim çapraz komşumuzla yine asansörde yukarı çıkarken karşılaştık, adam beni motorlu kurye sandı. Türkçe konuşuyordu ama sanırım norveç taraflarından gelme biri.
  • Bir ara Özlem kat komşularımıza mafin yapıp götürmek istiyordu. “Komşu sana mafin getirse yer misin?” diyerek onu bu işten vazgeçirdim. Artık kimse kimseye güvenemiyor canım. :) Ben yerdim o ayrı. Eve bile davet ederdim.
  • Eminönünde pasta malzemeleri satan bir yerden kahve aroması aldık. Daha önce Özlem FO marka bir karamel aroması almıştı, bu sefer irish cream alalım dedik. Dükkanda hem FO hem de Teisseire marka şuruplar vardı. Bu sefer FO olmayanı alalım dedik. Kasaya geldiğimizde bir adam neden bu markayı aldığımızı sordu, biz de FO iyi değilmiş onun için bir de bunu deneyelim dedik. Adam o markanın Türkiye distribitörüymüş, bize kartını verip, adresimize numune şuruplar göndermeyi teklif etti( beleş ). 2 gün önce adresimizi mail attık, dün adam cevap yazarak bir de büyük boy şurup göndereceğini söylemiş. Daha numuneler gelmedi ama şimdiden pek bi memnun kaldık. Ahanda adresi.
  • Numara taşınabilirliğinde beklediğim gibi şeyler olmadı. Ben daha çok telefon kampanyası olur diye bekliyordum ama olmadı. Zaten numara taşınabilirliği kimsenin beklediği gibi olmadı. Turkcell tüm binasına +1 yazmış diyorlar. Yani 1 milyon kişinin numarasını Turkcell’e gecirmesini hedefliyorlarmış. Ben de telefon fiyatları ucuzlayacak, yeni telefon alacam diye seviniyordum. Fiyatlar hiç değişmedi. Artık tüm umudum kriz.
  • Yazıyı dün akşam göndermeyi unutmuşum şimdi devam ediyorum. Müjde dün akşamdan bu yana 1 kilo vermişim.
  • Bizim sitenin girişinde lavuk bir köpek var. Her seferinde ben gelirken kaldırımın arkasına saklanıyor ve yaklaşınca önüme doğru atlıyor. Çarpmamak için yavaşlamak zorunda kalıyorum. Durup suratına bakıp “eee nooldu şimdi” diyorum cevap vermeyince yallah yola devam. Mal köpek kaldırımın arkasına sadece kafasını saklıyor, kıçı yine havada kalıyor. Böyle olunca hiç süprizi kalmıyor. Isırmıyorda. Hava civa. Bi gün sabah bu uyurken yanına yaklaşıp intikam almak için gazı sonuna kadar açtım ama çok sallamadı. Bir gün de hızla üzerime koştuğu bir gün tekme atar gibi yaptım çok sinirlendi. Şu aralar aramız iyi.
  • Newsweek Türkiye diye bir dergi çıkmış, iki sayısını aldım ve çok beğendim. İnsan kendini amerikada gibi hissediyor :) Haberleri Penguen ve Uykusuz dergisinden takip eden biri olarak newsweek benim için devrim niteliğinde bir dergi.
  • Osmanlı Cumhuriyeti filmine gittik geçen. Açıkcası çok fazla beğenmedik. Biraz milliyetçi duygulara çalışılmış ama pek komik bir film olmamış. Ben daha komik olur diye düşünüyordum. Mesela fragmanlarında padişahı yanlış olarak arayan biri ile padişah arasındaki telefon görüşmesi vardı, filmde o sahne yoktu. Bir de hata yakaladım filmde. Şimdi Osmanlının en doğu sınırı Ankara olmuş. Bu demektir ki il sayısı azalmış. Bu durumda İstanbul’un plaka numarasının 34 olarak kalması bence hatalı. Hee şimdi derseniz ki belki şu anda ilçe olan yerler o zaman il yapıldı ve yine 81 il vardı, bak o olabilir işte. Ama isim sırasına göre İstanbul’un 34′de olması zor duruyor.
  • The Office diye bir dizi izlemeye başladım. Sagolsun Rahim tüm bölümlerini çekmiş, bir seferde hepsini aldım. Şu anda 5. sezonu bitmiş sanırım. Ben halen 3. sezondayım. Eğlenceli bir dizi, tavsiye ederim.
  • Evet, biraz kolpa da olsa ilk yazımı yazmış oldum. Gerisi gelir inşallah.


1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (4 oy kullanıldı, ortalama: 9 / 10)
Loading ... Loading ...

Lösev

09.11.2008 at 4:17

 

Bu akşam Özlem’in ablası bize Fahir Atakoğlu’nun konserine iki tane bilet verdi. Yapacak da çok başka birşeyimizin olmaması ve biletlerin beleş olması bizi konsere gitmeye epey bir heveslendirdi. Tabi konserden önceki kokteyl’de cabası. Neyse önce internetten konser hakkında bilgilere baktık. Bilet fiyatlarına da bakıp gitmeye değer bir konser olup olmadığını inceledik. Bir iki aramadansonra konserin aslında Lösev’in 10. yılı için yapılan törenin sonunda olan bir konser olduğunu öğrendik. Töreni Beyaz sunuyormuş. Herhalde kötü olmaz diyerek yola koyulduk.

Konser iş sanat’taydı. İş sanat leventte metrocity’e gelmeden önce sağa sapılarak gidilen bir yerde. Zaten tabelalar da yerini gösteriyor. Canti bir konser olur diye motor pantalonunu giyip konsere kuryeci gibi gitmek istemediğim için kot pantalonumla motora binmek zorunda kaldım. Tabi bunca zaman içlikli motor pantalonu ile sıcacık giderken, sadece kot pantalon ile insan inanılmaz bir şekilde üşüyor. Öyle ki, önce bir üşüme geliyor, sonra bir yanma başlıyor. Bir süre sonra insan alışıyor ama yine de kötü birşey. İnsanın dikkatini dağıtıyor.

İş sanata geldik, kokteyl’in son 20 dk’sına yetiştiğimiz için boş masa bulamadık. Nispeten tenha olan bir masaya sığıştık ve çerezleri yedik. Daha sonra salona geçtik. Bugün’e kadar Lösev’in neler yaptığı hakkında hiçbir bilgim yoktu. Rotary gibi bir dernek diye düşünüyordum ama bu gece Lösev bende çok güzel bir intiba uyandırdı. Daha öncesinde bir defa ihracatçıların bir gecesine katılmıştık. Orada da insanlara ödül verilip, ufak bir kutlamanın ardından bir konser vardı ama o ödül töreni o kadar sıkıcıydı ki konserden de birşey anlamamıştık. (Konser dediğime bakmayın Dansın sultanlarının Troya gösterisiydi aslında) Bu gecenin de öyle olmasını bekliyordum ama olmadı. Beyaz çok eğlenceli bir sunuculuk yaptı. Ben Beyazın sunucu olacağını biliyordum ama nasıl olur bilemiyordum. Meğer güzel oluyormuş.

Neyse gelelim Lösev’e. Lösev Lösemili Çocuklar Vakfının kısa adı. Bu vakıf lösemi hastası çocuklara ücretsiz tedavi hizmeti veren bir vakıf. Ama sadece çocuklarla sınırlı kalmayıp çocukların ailelerine refakatçi odası veren, annelerine rehabilitasyon ve el becerisi kursları veren, evlere kömür ve et gibi ihtiyaçlar kargolayan bir kurum. Bu sene 10. yılları olmuş. Şu ana kadar 30′a yakın çocuğu sağlığına kavuşturmuşlar. Başarı oranları %90′lardan çokmuş. Vakıfa gelen çocukların ailelerinin nerdeyse %90′ı ya asgari ücret alıyor ya da hiç geliri yok. Bir lösemi tedavisinin 250 bin ytl (eski parayla 250 milyar) civarı olduğu düşünülürse dernek Türkiye’ye 116 genç, 116 gence de hayatlarını kazandırmış.

Vakıf aslında bir çok şeyi düşünmüş mesela lösemili çocuklar normal devlet okuluna verildiğinde sınıftaki arkadaşları o çocuklardan uzak duruyormuş. Bu da tedaviyi zora sokan bir etken olsa gerek ki lösev kendi içinde milli eğitim bakanlığı onaylı bir okul açmış. Böylece tedavi süresi olan 3 sene boyunca çocuk çok rahat bir okulda ders görebiliyor. Bunun dışında çocukların annelerine el beceri kursları vererek onları bir konuda uzmanlaştırıp, onlara iş de buluyorlarmış. Bazı mazalarda da bu annelerin yaptıkları şeyler satılıyormuş ve geliri yine annelere veriliyormuş.

Aslında derneğin şu anda insanların beynine işlemeye çalıştığı şey löseminin geçebilen bir hastalık olduğu. Ben de bugüne kadar löseminin uygun kemik iliği bulunmazsa mutlaka öldürdüğü gibi bir düşünce içindeydim ama olay böyle değilmiş. Şimdi sitelerinden öğrendiğim kadarıyla kemik iliği kemoterapiye cevap vermeyen çocuk hastalarda uygulanıyormuş. Onun dışında 3 senelik bir tedavi sonrasında %90 hastalıktan tamamen kurtulunabiliyormuş.

Tedavi masrafları çok yüksek ama karşılığında kazanılan bir hayat olduğu için insanlar sonuna kadar uğraşıyorlar. Ayrıca yapılan kurban bağışlarının büyük bir çoğunluğu da çocukların ailelerine gönderiliyormuş. Yani gönül rahatlığı içinde bağış yapılabilecek bir kurum bence. Ben başkanlarını da çok samimi buldum. 10 senede bu kadar ilerleyebildikleri için tüm ekibi içten tebrik ediyorum. Bu çocuklar tedavi edildikleri takdirde bu hastalıktan kurtulacaklar ve yaşayacaklar. Sadece para için bir çocuğun ölmesi bence çok acı. 

Lösev’e nasıl bağış yapabileceğinizi öğrenmek için buraya tıklayın.



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (1 oy kullanıldı, ortalama: 10 / 10)
Loading ... Loading ...

WiiFit incelemesi

01.10.2008 at 2:22

Gittikçe yuvarlaklaşan vucuduma bir dur demek için teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya karar verdim. Halkalının müstesna bir yerinde oturmamıza rağmen dandik de olsa bir spor salonu, bir kapalı yüzme havuzu bulamadığım için en sevdiğimiz oyun konsolu olan wii’ye bir eklenti ile zayıflamaya karar verdim.

Eski bir wii sahibi olarak uzun süredir Türkiye’de satılan wiifitlerden bir tane alıp evde hemen egzersizlere başlamaya karar verdim. Ufak bir araştırma ile www.hizlial.com‘da kredi kartina tek cekim ile 193 YTL’ye almaya karar verdim.

Alet hemen ertesi günü elime ulaştı. Özlem’le birlikte büyük bir heyecanla aleti açtık. İnce uzun bir kutusu var. Kutu içinden bir step tahtası, piller ve cd çıkıyor. Bir de kitapçık var. Hemen CD’yi wii’ye taktık. Önce taktayı wii’ye tanıtmak gerekiyor. Bunun için pil yuvasındaki kırmızı düğme ile wii üzerindeki kırmızı senkronizasyon düğmesine basmak gerekiyor. Böylece wii’ye yeni aldığımız aletimizi tanıtmış oluyoruz.

Step tahtası dediğim şey beyaz ve üzerinde sağ, sol, ön, arka olmak üzere 4 basınç ayarlı sensörü olan bir zımbırtı. Bu sensörler sayesinde vucudunuzun durumunu algılayarak size egzersiz yaptırıyor. Aletin videolarını izlemediyseniz şimdi hemen ufak bir test yapabilirsiniz. Ayağa kalkıp kafanızı hafif öne doğru eğdinizde ayaklarınızın uçlarındaki basıncın arttığını hissedeceksiniz. Alette tam olarak bunu yapıyor.

CD’yi taktığınızda sistem uzun uzun sizin bilgilerinizi alıyor. Sistemi anlattıktan sonra sizin boyunuzu ve yaşınızı soruyor. Bizde ayarları inc ve lb cinsinden sordu. Belki wii’inin sistem ayarlarında ingiltere seçili olduğu için olabilir.  1 inc 2.54 cm olduğuna göre boyunuzu 2.54′e bölerek kaç inc boyunda olduğunuzu öğrenebiliyorsunuz. Daha sonra alet sizin ağırlık merkezinizi boluyor. Bu işlem yamuk duranlar için önemli. Mesela sağ ayağınıza daha çok ağırlık verecek şekilde duruyorsanız ağırlık merkezinizin sağa doğru kaymış olduğunu görüyorsunuz. Sistem hemen size nasıl efendi gibi duracağınızı anlatıyor. Daha sonraki günlerde de uygulayıp uygulamadığınızı kontrol ediyor.

Daha sonrasında ise sizin kilonuzu ölçerek beden kitle indexinizi belirliyor. Buna göre de öbez misiniz? dana mısınız direkt yüzünüze söylüyor. Zaten bu işlemden sonra wii’deki karakterinizin kilosu da sizinkine benzer hale getiriliyor. Benimki gayet şişman oldu :) Kilo ölçme işleminde üzerinizdeki elbiselerin de ağırlıklarını hesaba katıyorlar. O kadar da adiller yani.

Kilodan sonra ne kadar zayıflamak istediğinizi söylüyorsunuz. Örneğin 1 haftada 50 kilo vermek istiyorum dersenize sistem haftada 2-3 kilo gibi bir hedef seçmenizi öneriyor. (kilo yerine lb diye bir birim kullanıyor). Neyse kilo faslından sonra yapmanız gereken egzersizlerin ana kategorilerini görüyorsunuz . Bu kategoriler altında çeşitli alıştırmalar oluyor. Mesela yoga kısmında nefes alıştırmaları, esneme gibi hareketleri buluyor. Bölümlerin isimleri ; yoga, kas egzersizleri, aerobik, denge, favoriler. Yoga bölümünde daha çok esneme ve sıkılaştırma alıştırmaları bulunuyor. Kas egzersizleri bol bol zor alıştırmanın bulunduğu bir bölüm, mekik, şınav gibi şeyler var. aerobik en zevkli bölümlerden biri. Çocukken belinizde çember çevirme oyunu vardır ya, o oyun var mesela. Toplara kafa atmalı bir oyun var. kayakla ilgili oyunlar var. Boks antremanı var. Bir de benim çok başarılı bulduğum koşma egzersizi var. Bu egzersizde wii’nin klasik kumandasını (wiimote) cebinize koyuyorsunuz ve olduğunuz yerde koşa gibi yapıyorsunuz. Bu işlem sırasında cebinizdeki alet hareketi algıladığı için ekranda siz koşuyor görülüyorsunuz. Bu egzersiz için wiifit kullanılmıyor ama gayet keyifli bir egzersiz. Aynı koşuyu arkadaşınızla bir dağ yolunda yapabiliyorsunuz. Ama kumandayı cebinize değil de elinizde yukarı aşağı sallayarak da koşabiliyorsunuz. Denge ve favoriler belli zaten :)

Wiifit ara ara size sorular sorarak o sorulara verdiğiniz cevaplara göre size önerilerde bulunuyor. Örneğin günlük ne kadar uyuyorsun sorusuna 10 saat derseniz sistem sizi daha az uyumanız konusunda uyarıyor. Bununla da yetinmeyip aynı wii’deki diğer kullanıcılara da sizin çok uyuduğunuzu ve kendisinin sizi uyarması gerektiğiniz söylüyor.

Şu ana kadar birer saatten 2 saat wiifit kullanmış biri olarak şu anda heryerimin ağrıdığını söylemek istiyorum. Demek ki alet işe yarıyor. :)



1 Bu konuda bir daha yazma2 Saçmalamışsın3 Kötü bir yazı4 Gereksiz bir yazı5 Ne iyi ne kötü6 İyi olmuş ama eksik yönleri var7 Güzel aslında ama tuzu mu az olmuş8 Güzel bir yazı olmuş9 Duygularıma tercuman olmuşsun10 Süper bir yazı olmuş (4 oy kullanıldı, ortalama: 9.75 / 10)
Loading ... Loading ...
Google