Ana Sayfa

Uzak

02.03.2010 at 1:58

Geçen gün 31. yaşıma girdim. Artık kendimi yaşlı hissetmek için geçerli bir sebebim var. 35 yaşıma geldiğimde ortasında olacak mıyım, yoksa yeditepe istanbul dizisindeki emre kınay’ın dediği gibi kenarında mı olacağım bilmiyorum ama şu anda hayatımı tarif eden tek kelime “uzak”, herşeye çok uzağım veya kendimi uzak hissediyorum. Hayatıma, gençliğime, yıldızlara, evime, karıma herşeye uzağım. Bir tek günün 18 saati durdu mu kalktı mı diye baktığım SDPx server’ına yakınım.

Nazım Hikmet’in memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak dediği yerdeyim. Hatta onun bunları söylediği yerden daha güzel bir yerde, daha güzel bir yaştayım ama hepsine onun kadar uzağım.

31. yaşım vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

  • Yaşlandıkça önceden ufak olsun basit olsun, işlevli olsun diye düşündüğüm şeyler yerine, gösterişli olsun, karizmatik olsun gibi düşünceler aldı. Doğum günümden 1 gün öncesine kadar Hyundai Getz benim için ideal bir arabayken şimdi koca adam olduk getz’e mi binecem modundayım. Azaldıkça değerleniyor hayatım. Deniz gören bir ev istiyorum, Sarışın kepçe kulaklı bir kızım, dişlek bir oğlum olsun istiyorum.
  • Geçen belarusta arkadaşlarla bir konsere gittik. Konser dediğime bakmayın tiyatro salonundaki pop müzik konsere ne denirse öyle bir konserdi. Klasik müzik konseri gibi izledik. Konserde bir terbiyesizlik yapıp adamın korsan mp3′lerini internetten indirdim. Hatta abartım önce Türkiye’deki evdeki bilgisayara bağlanıp download’u o bilgisayara yaptım. Dinlemek için yapmadım, çünkü şarkılarını beğenmedim ama pislik olsun :)
  • Eurovizyonda eğer belarus’un grubunun söyleyeceği şarkı için oylama yaparlarsa önce en kötü şarkıya oy verip eurovizyona kötü bir şarkıyla gitmelerini destekleyip daha sonra yarışmada Türkiye’ye oy verip 2 defa pislik yapmış olacağım.
  • Neden mi Belarus’a pislik yapıyorum, çünkü ben ne zaman “aha bahar geldi, kış bitti artık olm” desem peşinden lapa lapa kar yağıyor. Cemre düştü dedik anlatamadık. Elimi “canım abicim” der gibi yapıp cemre düştü hadi ısın canım abicim diyorum akşamları ama inadına yapar gibi sabah karla uyanıyorum. Ben kendimi baharın gelmesine o kadar alıştırdım ki geceleri camı sonuna kadar açıyorum, içliği falan çıkarttım, atkı bile takmıyorum. Bir iki dün böyle devam edip üşüdüğümü anlayınca atkı ve şapkamı yanıma almaya başladım. İnadına cam açık yatmaya devam ediyorum. Hoş aslında inattan çok temiz hava ile yorgan altında bebekler gibi uyuyorum. Ama bu olayın en zor yanı yataktan çıkmak. Çünkü sabah ayazında yorganın altında kolumu çıkarttığımda kolum soğuktan yanmaya başlıyor. Bunun da çözümünü buldum gibi. Yataktan yılan gibi çıkıp hızla camı kapatıp odadan şimşek hızıyla salona atıyorum kendimi. Salon yatak odasına göre çok daha sıcak olduğu için bir anda kendime geliyorum.
  • Uydu antenime nazar deydi. Belki cemre benim antene düşmüştür, çünkü artık hiç bir kanalı çekmiyor. Bir anda oldu. 3 gündür rus kanallarını izliyorum ama pek keyif almıyorum. İnsan türkçe birşeyler arıyor.
  • Evdeki 256 K’lık internetimle yabancı dizileri izlemeye çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü cidden çalışıyorum. 15 dk bekle 5 dk izle şeklinde ilerliyor izleyişlerim. Ben bu hallere düşecek adam mıydım. 31 yaşıma geldim halen 256 K internet ile sürünüyorum. Türkiyede 10 MBit internet var burada 256 K. Adaletin bu mu belarus.
  • Bizim burada bahar geldi dediğimizde yağan kar istanbulda kara kışta yağmamıştır. Neymiş efendim bahar gelmiş. Cemrenin rusçası neyse artık onun düşmesini bekliyoruz.
  • Ağrı diye kent olması ne garip di mi? Ağrı, sızı gibi. Ağrı dağı da ilginçmiş. Hüzün diye de bir şehir olsa ya. Memleket nire diye soranlara “Hüzünlüyüm” derdim :) “Ağrılıyım” çok olmuyor. Çünkü ağrılı olan bir insan ağrım var diyor genelde. “Hüzünlüyüm” güzel bence. Buradan yetkililere sesleniyorum. Ama uzak olduğum için kimse duymayacak.
  • Ucuz rus şampanyalarından aldım ama mantarını patlatmaya korktuğum için epeydir duruyor dolapta. Aslında öyle devasa bir patlaması olmuyor ama şişeyi görünce mantar patlayacak yüzüme gözüme gelecekmiş gibi hayallere dalıyorum.
  • Orhan Veri biraz daha yaşasaymış Ümit Yaşar Oğuzcan kadar iyi bir şair olurmuş diye bir cümle kurmak istiyorum. Ben ki Orhan Veli şiirlerini çok seven biriyim, Ümit Yaşar’ın Orhan Veliden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Aslında çok daha iyi demeyelim. Biri kısacık hayatında bomba gibi şiirler yazmış, biri uzun ömründe bir sürü şiir yazmış ve içindeki bomba gibi şiirler Orhan Veli’nin toplam bomba gibi şiir sayısından çok daha fazla.
  • Can yücel’in maillerde gelen şiirleri dışında nasıl şiirleri var diye gittim 2 tane kitabını aldım. Ya şiirler tırt, ya da ben o şiirleri okuyamıyacak kadar tırtım. Hoş adamın kendi sesinden şiirlerini de dinledim ama pek bir kıpırtı olmadı içimde. Şimdi böyle dedim diye mail forward eden adamlar beni topa tutabilirler ama öyle gözüm kapalı ahkam kesmiyorum. Aldım şiir kitabını okudum. Ama yok yani. Napayım. Aynı duyguları Özdemir Asaf için de besliyorum. Olmamış kusura bakmayın. Tüm şiirlerini okudun mu, yok okumadım ama belki klasik olacak ama okuduklarım bana yetti diyecem. Hoş Can Yücel’i okumaya devam ederim ama Ümit Yaşar gibi bir şairin kitabı varken neden Can Yücel okuyayım ki. Hoş Ümit Yaşarın da tırt şiirleri var ama 10 yüz bin tane şiirden illaki güzel olan 1 tane bulabiliyor insan. Okuduğum her 10 şiirden en az 2 tanesini beğeniyorum. Beğendiğim şiirlerin sayfalarının kenarlarını kıvırıyorum. Artık kıvrık sayfalardan kitapın kenarları iyice kalınlaştı.
  • Ben herşeyden biraz bilen adamım. Hiçbirşeyi derinlemesine öğrenmeden hep neyi nerden yapabileceğimi bilerek, gerektiğinde kasa kasa yapan biriyim. Bir de bilmediğim birşeyi böyledir diyemem, böyle olabilir, sanırım böyle, büyük olasılıkla böyle ama bir bakalım, dur ben bi bakayım gibi yuvarlak kelimeler söylerim. Yoksa evet öyledir de gitsin, sonra değilmiş dersin di mi.
  • Spartacus diye bir dizi izlemeye başladım. Pek kanlı bir dizi. Ama güzel. Konu bildik, asker köle oluyor, gladyatör oluyor falan.
  • Geçen konsere gittik dedim ya, şarkı söyleyen adam Geniş ailedeki ulviye benziyordu. Ki ulvi çok ezik bir karakterdi, adamın yaptığı hareketleri ulvi karakterine yakıştıramadım. Buradan KanalD’yi de kınıyorum ama malumunuz uzaktayım.
  • Bizim şirkette işe yeni girenlerin isimlerini google’dan aratıp kimmiş neymiş bakıyorum. Uzaktayım ama halen meraklıyım.
  • Wii’ye Divx player kurdum, televizyonda film izliyorum. Kumandayı bilgisayarın yanına koyarken yanlışlıkla pause tuşuna basmışım. Tam da adamın düşünceli olduğu bir sahneye gelmiş, öyle 1-2 dk bekledim adam düşüncesini bitirsin de filme devam etsin diye.
  • Buradan uzaktaki akrabalarıma sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Karımın da yanaklarından öpüyorum.
  • Arabalara bakarken arkadaş 2 kişilik spor bir araba gösterdi, bir defa yolda görmüş ağzım acık bakmıştım, şimdi alabileceğim bir fiyatta olduğunu görünce yine ağzımın suyu aktı ama 31 yaşına gelmiş adamın böyle bir araba alması bizde hoş karşılanmaz. 30′undan sonra azdı derler valla. Hoş o laf kırkından sonra azdı şeklinde sanırım. Yani bu yaşta azarsam kimse birşey demez.
  • Makarna yer yatarım ne acı bir laftır. Bu aralar çok kullanıyorum. Arkadaş soruyor doğum gününü nerde kutlayacaksın diye, yok diyorum evde makarna yapacam bu akşam, makarnamı yer yatarım muhtemelen. Cidden böyle biri olsaydım acırdım kendime, o ben daha kötü bir haldeyim makarna yiyip yatmak yerine ekmek arası eski kaşar koyup onu yiyorum. Makarna yine sıcak yemek, ekmek arası eski kaşar ne ya. Öğrenci evinden beter oldum valla. Ekmek arası eski kaşar, gazoz niyetine de gazı kaçmış şampanya, son kullanma tarihi geçmiş havyar eşliğinde.
  • Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak? cevap veriyorum yıldızlar. Hoş yıldızlara birşekilde gidebilirsin, memlekete de gidebilirsin ama gençliğine gidemezsin. O zaman gençliğim diyorum. Ama mesela memlekete girmene izin vermeseler ve sen kanunlara saygılı biri olsan, o durumda yıldızlarda memleketten daha erişilebilir, yani bir nevi yakın olur.
  • Bir de başka bir şairin bir şiiri varmış. Gavur göklerde, gavur yıldızlar çıkar gibi birşey. İşte ben o gavur yıldızlara da çok uzağım.
  • Aha bu da o şarkıcının resimi, allaşkına siz söyleyin benzemiyor mu? Kanal D, sana soruyorum, benzemiyor mu?

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: +1 (from 1 vote)


Borçları temizliyorum

08.02.2010 at 3:20

Bu başlığı atarken biraz düşündüm açıkcası. Çünkü sadece başlığı okuyan tanıdığım biri “aaa borcu varmış” falan der dedim ama zaten yazının ilk cümlesini bile okumadan yorum yapacak bir tanıdığım varsa acısın :) Hoş bu ilk cümleyi okuduktan sonra “borcu yokmuş borç isteyeyim” diye düşünen varsa o da çok heveslenmesin.

Neyse, televizyonun sesini kısıp hemen konuma dönüyorum. Şimdi efendim benim Aylin’e 12 TL borcum var. Tam 12 olmayabilir. 10 TL’de olabilir emin değilim. Hoş şimdiye kadar arayıp sıkıştırmadı, sağolsun. Ama bu borçla da yaşamak istemiyorum. Aynı şekilde Irem’e de borcum var. Leman’a var mı emin değilim, ama Özlem’e de biraz var sanırım. Eşim Özlem’e değil(hoş eşime de dini nikah sırasında katekulliye gelip yüklüce borçlandım ya, neyse. Ona az bile :) ). Buradan benim kızlardan ufak ufak para tırtıkladığımı düşünenleri eshefle kınıyorum. Ayrıca bu kadar kızla münasebetim olmasına da tepki verenleri de kınıyorum. Anlayıp dinlemeden yorum yapmayalım lütfen.

Alakasız resimHemen geyiği bırakıp bu borçlu olduğum kişilerin, Aylin Aslım, Özlem Tekin, Leman Sam ve İrem (soyismini bilmiyorum, hayalet sevgilimi söyleyen kız işte) olduğunu söyliyeyim. Ben bunların albümlerini çekmiştim teee bir zamanlar, onunçin kendilerine borçlu hissediyorum.Hoş hepi topu bu kadarcık mı mp3 çektin derseniz, elbette bu kadar değil ama Türklerde sevip dinlediklerim bu kadar. Gerisi meraktan çekip sonra unutup gittiğim şarkılar.

Benim korsan mp3 olayındaki dürüstlük anlayışım şu şekilde. Ben öyle radyo dinleyen biri değilim, hoş burada türk radyolarını dinlemek için şirketin band genişliğini sömürmek gerekiyor. Hoş sömüren arkadaşlar var ama zaten yavaş olan interneti daha yavaşlatmanın anlamı yok. Hele mesai saatleri içinde, di mi Rahim :)

Neyse, ben ordan burdan rasgele dinleyip beğendiğim bir şarkı olunca acaba bu sanatçının başka şarkıları da güzel midir diyerek mp3′lerini çekiyorum. Sonra 1-2 hafta şarkıları dinleyip beğenip beğenmediğime karar veriyorum. Mesela Aylin Aslım örneğinde o şekilde oldu. Okan Bayülgen’in programında gördüm ve şarkılarını beğendim. Hoş aslında kızın izleyici sözlükçü çocuklara verdiği cevaplar hoşuma gitmişti. Alla Allah dedim. Bir çekelim dinleyelim. Hemen türk torrent sitelerinden ufak bir aramayla mp3′leri indirdim. Cep telefonuma koydum ve dinledim. Başlarda ehh işte diyordum ama sonra hoşuma gitmeye başladı. Dün yine okan bayülgen’de görünce heh dedim benim bu kıza borcum vardı. Hoş ödemiş değilim ama borcum borç.

Aynı şekilde İrem’in de Hayalet Sevgilim albümü de en çok dinlediğim albümlerden biri. Çok güzel mi tartışılır ama eski şirkette çalışırken akşam çalışmak zorunda kaldığım zaman hayalet sevgilim şarkısını döndüre döndüre dinliyordum. Şimdiii, müzik zevkimi hayalet sevgilimle sınırlamak istemiyorum. Jaz dinlerim, klasik müzik dinlerim :) Entelim dantelim :) Hayalet sevgilim bana terapi müziği gibi geliyor. Onu dinlerken daha kolay kod yazabiliyorum. Onun için İrem’e de o albümü için borçluyum.

Leman Sam’a borçlu muyum bilmiyorum. Onun da şarkılarını geçen indirdim ama o şarkıları Leman Sam kimmiş tanımak için indirdim.(Leman Sam’la Zuhal Olcay’ı karıştıran biri olarak o mp3′leri çekmek zorundaydım :) ) Eğitim amaçlı diyebiliriz. Şarkıları güzel, hatta 1-2 şarkısını sevdiğim şarkılar kategorisine aldım ama o kadar çok şarkı için borçlanmak yerine dinlememeyi tercih ederim. Bir de çok eski şarkıları yıllar sonra çekince borçlanma olmaması lazım bence. Sonuçta o şarkılardan şu anda bir gelir beklentisi olmaması lazım. Onun için Leman kusura bakmasın, borçluysam da ödemeyeceğim. Hoş borçluysam illaki bir şekilde öderim ya, para ile ödemeyi düşünmüyorum en azından. Bir şekilde çıkar aheste aheste.

Özlem Tekin’in de çok şarkısını dinlemişimdir. Ödemeye kalksam altından kalkamam onun için kendisiyle eski şarkılarını çok dinlememek kaydıyla bir borç affı yapmayı düşünüyorum. Son albümü için çalışmalarım da devam ediyor. Yine sanırım okan bayülgen’in programında görmüştüm kendisini. Şarkılarını ve kendisini seviyorum Özlem Tekin’in. Son albümünü internetten çekip bile bile borçlanmayı kendime yediremedim. Onun için gideyim alayım albümü de içim rahat etsin demiştim.

Önce fan sitelerine girdim, belki nerden satınalabilirim diye bir link vardır diye ama bulamadım. Sonra internette arattım yine çok birşey bulamadım. Bir blog sitesinde CD’nin alınabileceği bir link buldum, sonra başka bir sitede de mp3 satın alabileceğim bir yer buldum. 12 Şarkı 12 TL demişler. Aynı şekilde CD de aynı fiyat. Yurt dışında olduğum için CD almayayım dedim. mp3 alayım telefonuma koyar mutlu mesut dinlerim dedim. Bu durumda mp3 alacaktım. Sonra dedim, bu adamlar bu mp3′leri tek tek de satıyorlar. O zaman hepsini almak zorunda değilim. Dedim içlerinden güzellerini seçeyim ucuza gelsin. Demoları dinledim, birşey anlayamadım. İnsanların güzel dediği 3-4 tanesini çeksem belki ben diğerlerini daha çok sevecem diye işgillendim. Dedim tamam hepsini alıyorum. Tam alacaktım, ya dedim bu adamlar şimdi yok yasal mp3 yapacaz, yok kopyalanmasın, yok yazılmasın diye bir sürü atraksiyon yapmışlardır diye içim bir burkuldu. Hemen peşinden de ya dedim 12 TL vereceksem CD alırım. Hem elimde birşey olur, gerekirse arabada da dinlerim dedim. CD’den mp3 yaparım ben ne olacak ki. Hatta CD alırım, mp3′ü de internetten çekerim.

CD’si elimdeyken mp3′ünü çekmek de yasak mıdır acaba? Bence yasak olmaması lazım. Ayrıca bence mp3′lerin CD’den daha ucuz olması lazım. Sonuçta ortada bir CD ve dağıtım masrafı var. Ayrıca satıcının da kazancı var. Ama mp3′de sadece server maliyeti var, ki korsanlar da aynı maliyeti karşılayabiliyorsa çok büyük sorun olmaması lazım. Tabii satıcını kazancı mp3 satışında da olması lazım ama reklamdan ondan bundan para kazanıp kullanıcıya daha ucuza hizmet vermek mümkün ama nedense kimsenin işine gelmiyor. (bakınız biletix hizmet bedeli)

Şu anda ttnet’in korsan mp3 çekenleri 2 defa uyaracağı, 3. uyarıda adsl’lerini kapatacağından bahsediliyor. Çok mümkün olabilecek birşey değil ama şu şekilde yapabilirler, mesela polislerin açtığı emule veya torrent sitelerinden download yapıldığında mp3′ün indirildiği gerçekten kanıtlanabilir veya internetten doğrudan çekilen mp3 dosyaları varsa dns kayıtlarından ya da proxy kayıtlarından bilgi toplamak da mümkün. Çözüm olarak da şifreli dosyalar çekmek ve güvenilir kaynakları kullanmak da mümkün. Bunun yanında internet trafiğinizi şifrelemek ve tüm işlemler yurt dışından bir yerden yapılıyormuş gibi göstermek de mümkün. Bu durumlarda yapabilecek çok birşeyleri olacağını sanmıyorum. Ama böyle yasaklar koymak, korkutmak yıldırmak yerine müzik yapımcılarının daha radikal yöntemlere gitmeleri gerekiyor bence. Korsan CD ve Korsan DVD olduğu sürece böyle yasakların bir işe yarayacağını sanmıyorum.

Bizim özgürlükçü mail gruplarında bir süredir özgür müzik, açık müzik gibi terimler tartışılıyor. Ücretsiz, herkesin ulaşabileceği müziklerden de para kazanılabilir. Zardanadam yaşayabiliyorsa bu mümkün bence. Ayrıca ben 12 TL olan borcumu doğrudan Aylin Aslım’a vermek istiyorum. O nereye istiyorsa versin. Şu anda borcumu ödemek istediğimde %15′i onun cebine girmiyordur eminim. Yıllardır söylerim yine söylüyorum, bu borcum olan elemanlar sitelerinde bağış linkleri koysalar 12 TL değil 20 TL bile veririm.

Son olarak az önce Yonca Lodi’ye “Haksızlık Değil mi?” adlı şarkısı için borçlandığımı üzüntüyle belirtmek istiyorum. Canım ailem dizisinde dinledim, güzel bir şarkı. Bakalım 2 haftam var. Halen borçlanmış sayılmam.

En son olarak http://www.jamendo.com sitesini ziyaret edin diyorum. Free ve Legal müzik sitesi. Dinlemek ve indirmek bedava, ama bir yerde kullanacaksanız izin almanız veya parasını ödemeniz gerekiyor. Paralar kullanacağınız yere göre değişiyor. Müziğin yapımcısı ile anlaşmanız gerekiyor.

Not: Yazıyı bir daha okuduğumda, biri benim birşeyimi çalıp, 2 hafta kullanacam 2 hafta sonra geri vermezsem çalmış olurum, yoksa çalmış sayılmam dese ne derim bilmiyorum. Sanırım mp3′e para vermek biraz kültür meselesi ve bizim o kültür seviyesine gelebilmemiz için biraz daha vakit geçmesi lazım. Ben bile para vermemek için sürekli mazeret buluyorsam, epey bir vakit geçmesi lazım.

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 4.0/10 (3 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: -1 (from 3 votes)

Buz Pateni Deneyimlerim

13.01.2010 at 4:37

Size buz pateninde doğal bir yeteneğe sahip olduğumu daha önce söylememiştim sanırım. Aslında bloguma buz pateni yapmaya başladığımı da yazmamış olabilirim. Evet buz pateni yapıyorum ve bu konuda doğal bir yeteneğim olduğunu kabul etmek zorundayım :) Şimdi bu yazıyı 5-6 sene önce benim roller blade’e binmeye çalışışımı izleyen değerli arkadaşım ozan okuduğu zaman bana hak verecektir. O zamanlar doğal bir yeteneğim olduğunu anlayamayışımın sebebi 5 TL’ye arkadaşımdan aldığım uyduruk patenlerden dolayı olabilir. Hoş o paranın da bir kısmını ödememiş olmamın da etkisi olabilir. O zamanki deneyimimde ayakta kaldığım süre yerde olduğum süreden çok daha kısaydı. Hatta yere doğru kat ettiğim mesafe ileriye doğru kat ettiğim mesafeden daha fazla da olabilir. Ama bu benim buz pateninde doğal bir yeteneğim olduğu gerçeğini değiştirmez.

Şimdi efendim olay şu şekilde başlıyor. Belarusdaki asosyal hayatımı bir nebze de olsun neşelendirmek için gittiğimiz bir carting pisti vardı. Bir gün bu pistin yerinde buz pateni pisti açıldığını gördüm. Hemen son model telefonumdan yerin fotoğraflarını çekip bularusdaki hayatları nispeten benden daha sosyal olan arkadaşlarıma gönderdim. Onların da gaza gelmesiyle bu işe başlamaya karar verdik. Ne kötüdür ki bu sosyal arkadaşlardan biri o sırada istanbul’da tatildeydi diğeri ise (Alptekin olan) buz pateni aktivitesini satacak kadar sosyal biriydi. Allahtan şirketteki Rus arkadaşlardan biri benimle patene gelecek kadar gaza geldi.

Neyse belaruscuğumda paten kirası 5000 ruble. Yani 3 TL. 1 saatlik kayma seansı da 5.000 ruble. Hepi topu 6 YTL’ye 1 saat babalar gibi kayabiliyorsun. Ben ilk gün pür dikkat buzun üstünde ayakta durmaya çalışırken, benim gibi ilk defa kayan rus arkadaş fıtı fıtı kaymaya başladı ve bir süre sonra pistte tur atarak yanıma geldi. Hatta eleman bir süre sonra bana göre 10 kat fazla olan kayma hızını bir 10 kat daha arttırdı. Ama kaplumbağa ve davşan hikayesinde olduğu gibi ben yılmadan azimle ilerlemeye çalıştım ve bir süre sonra ayaklarımı V şeklinde açarak ilerlemeyi başardım. O gün 2 defa düştüm. Ama ikinci düşüşüm çok sağlam oldu.

Zamanla buz pateninin aslında motosiklet kullanmaya çok benzediğini fark ettim. Aslında tüm denge olayları birbirine benziyor. Genelde hepsinde nereye bakarsan oraya gidersin kuralı geçerli oluyor. Buz pateni de onlardan biri. Çok bariz bir şekilde nereye bakarsan oraya gidiyorsun. Tabi bu kural genel bir dengeyi sağladıktan sonra geçerli. Yoksa beynin ilk yaptığı iş buzun kayganlığını düşünmeden normal zemindeymiş gibi davranmak oluyor. Tabi böyle olunca geri geri koşar gibi bacakları ileri geri yapıp kase üzeri düşmek veya daha kötüsü bu hereketi ileri doğru yapıp diz üstü düşmek işten bile olmuyor. Tabi youtube sağolsun temel bazı hareketleri gösteren videoları izleyince nasıl ayakta ve dengede kalacağınızı öğreniyorsunuz. Siz hiiç yorulmayın  ben hemen anlatıyorum.

Şimdi efendim yavaş yavaş ilerliyorsunuz diyelim, bir anda göz hizanıza güzel bir hatun geldi (ki ilk zamanlar beyin dengede durmak için konsantre olduğundan önünüze çıkan bir hatuna ister istemez kilitlenebiliyorsunuz. Ayrıca sürekli ileriye ve yere bakıyor olmanız da cabası) veya hemen önünüzde biri yere düştü diyelim. Bütün dengeniz bozuldu ve paniklediniz. Bu durumda yapmanız gereken şey çok basit. Ama bunu anlatmak o kadar basit olmayabilir tabi. Şimdi efendim. İki bacağınızı birleştiriyorsunuz ve hafif dizleri büküp eğiliyorsunuz. Vucudunuz da hafif öne eğiliyor. Çok sıkışmış bir kişinin kirli bir tuvalette yapılabileceği bir hareket gibi düşünebilirsiniz. İşte dengeyi kaybettiğiniz an bu hareketi yapıyorsunuz ve ellerinizi de dizlerinize koyuyorsunuz. İlk başlarda bu hareketi yaptığınızda kısmet nereyeyse oraya yönleniyorsunuz ama bir süre sonra nereye bakarsan oraya gidersin kuralı gereği tuvalet pozisyonundayken gitmek istediğiniz yere bakarak oraya doğru yönlenebiliyorsunuz.

İlk zamanlar düşmekten de korkulduğu için düşmemek için her türlü şaklabanlığı yapmak serbest. Buna yandaki kıza tutunup onu düşürmek de dahil. Hoş ben doğal bir yetenek olduğum için buna hiç gerek duymadım ama bu şekilde kızlarla arkadaşlık kurmaya çalışan bazı Türkler de gördüm. Kızların bu harekete karşı tavırları genelde olumsuz yönde oluyor, şimdiden söyliyeyim. İçi fesatlar için buradan bir defa daha tekrar etmem gerekirse ben yapmadım yapan Türkleri gözlemledim. Bir yanlış anlaşılma olmasın.

Neyse lafı fazla uzatmadan doğal yetenek olduğumu anladığım güne geleyim. Ama ondan önce Türkiye’de aldığım buz pateni derslerini anlatmam gerekiyor. Zira doğal yetenek olmamı o derslere borçluyum. Bizim hanımköy olan bakırköyde galeriyada yıllardır bir buz pisti vardır. Hep görmüşümdür ama bir türlü cesaret edipte içine girememişimdir. Tabi bunda roller blade’ki doğal yeteneksizliğimin de etkisi var. Vucut otomatikman böyle aktiviteleri reddediyor sanırım. Sonuçta yaşamak doğal bir içgüdü. Neyse bir de genelde yaşlı kadınların ufak çocukları ile dolu bir pist olduğu için çocuklardan birinin üzerlerine düştüğümde kötü sonuçlar çıkartabileceğim için de buz patenine mesafeli davranmıştım. Ama bu sefer, az da olsa kayıyor olmanın verdiği gazla ve 3 aydır anca ileriye doğru kaymayı öğrenebilmiş olmamın da etkisiyle özel ders almaya karar verdim. Galeriyadaki pist buradaki pistin 3′te biri kadar ya var ya yok. Buna karşılık paten + pist kirası buradakinin neredeyse 3 katı. 1 saatlik özel ders 1 kişi için herşey dahil 30 TL. Eğer özel dolap alacaksınız 1 saatlik dolap kirası 1 TL. Bunu da ayrıca vermeniz gerekiyor.

İlk önce murat hoca’dan ders aldım. Kendisine belarus’da çalıştığımı ve akşamları kaymaya gittiğimi söyledim. Birlikte ufacık pistte 1-2 tur attıktan sonra hoca bendeki cevreri anlamış olacak ki dengemin güzel olduğunu söyledi. (Duy bunları ozan). Sonra ileri kayma dışındaki diğer temel hareketleri gösterdi. Mesela durma. Ayakları ters V harfi yapıp daha sonra yanlara doğru itmek gerekiyor. Daha sonra sağa sola dönüşleri çalıştık. Hoca bakışlardan çok omuzların gidilecek yönü göstermesi gerektiğini söyledi. Daha sonra tek ayak üstünde bir süre gitme, hatta tek ayak üstünde dönüş yapma işlemlerini yaptık. Ardından hoca geri geri gitmeyi gösterdi. Bu hareket için de ters V harfi yapmak ve parmak uçlarına ağırlık vermek gerekiyor. Belirli bir ritmi tutturduktan sonra çok hızlı bir şekilde geriye kayabiliyorsunuz. Geri geri kaymak dışadan bakıldığında çok havalı duruyor. Hoş benim yapabildiğim kadarı havalı durmaktan çok kıçını sallayan gergedana benziyor ama o gergeden bir gün geri geri kayıyor olacak.

Son olarak pek artistlik olan sola dönüşlerde sağ ayağın sol ayağın soluna koyulmak suretiyle yürümeye benzer bir hareket yapmaya geldi. Bu hareket sayesinde çok hızlı ve kontrollü dönüşler yapılabiliyor. Anladığım kadarıyla buz pateninin en temel hareketlerinden biri. Bu hareketi yapabilmek için önce tek ayak üzerinde bir süre kaymayı çalışmak gerekiyor. Daha sonra bu hareketi durduğunuz yerde yan yan yürür gibi yapmanız gerekiyor. Bu hareketi kaygan bir pistte yapmak zor ama zamanla alışılıyor. Bu hareket sırasında hoca patenlerin birinin dışına diğerinin içine basacaksın gibi benim o sırada anlayamadığım bir şey de söylemişti.

Neyse bugün belarus’da paten yapmaya gittim (sosyal arkadaşlar yine sattı). Önce meydanlardaki beleş buz pistlerinde bir iki deneme yaptım. Ama zemin diğer piste göre tırtıklı olduğu için pek keyif alamadım. Daha sonra cillop yüzeyli piste gidip o artistlik dönme işini çalıştım. Yaklaşık 30 dakikalık dönmeden sonra hocanın içe basacaksın, dışa basacaksın muhabbetini anladım. Olay şu şekilde. Bu patenlerin altında bir demir bulunuyor. Genelde o demirin bıçak gibi keskin olduğu düşünülür ama öyle değil daha çok bıcağın arkasındaki keskin olmayan taraf gibi. Normalde düz kayışlarda bu metalın ortasındaki düz kısım kullanılıyor. Ama zamanla hız arttıkça patenin sağ veya sol köşelerini de kullanmaya başlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla patenin sağ yanına basınca sağa doğru sol tarafına yatınca da sola doğru gitmeye başlıyorsunuz. Slalom yapmak için ayakları sağa sola çevirmek yerine patenlerin sağ ve sol yanlarına basmak daha etkili oluyor. İşte  bu şekilde patenin sol yanına yatmışken sağ ayağı sol ayağın dışına koyup pek artistlik bir hareket yapabiliyorsunuz.

Eee olayın doğal yetenek kısmı nerde diye sorabilirsiniz. Kardeşim 2 ders alarak daha ilk günden artistlik dönüşler yapıyorum. Üstelik 4-5 defa düşmeme rağmen bir yerimi incitmeden kayıyorum. Daha ne olsun.

Peeeh bu da kendini birşey sanıyor diyenleri pistlerde görmek isterim. Geri geri dönmeyi keşfettiğim gün hiçbirinizi tanımam şimdiden söyliyeyim.

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 10.0/10 (2 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: +1 (from 1 vote)

Google Wave

10.12.2009 at 20:19

Google wave nedir?

Google wave google’ın e-mail’e alternatif olarak çıkarttığı yeni bir sistem. Şu anda halen test aşamasında olup son kullanıcıya açılmamış bir sistem ama şimdiden binlerce kullanıcısı var.

E-mailden farklı olarak, e-maildeki gibi kişiden kişiye dolaşan ve kimin gerçekte ne yazıp ne yazmadığının hiç bir kanıtı olmayan bir sistem yerine herşeyin merkezi olduğu, kimin ne zaman ne yaptığı ispatlanabileceği, adım adım yapılan değişikliklerin takip edilebileceği ve kolaylıkla paylaştırılabilen bir sistem yapmışlar.

Örneğin bu yazdığım wave’i tüm wave üyeleri ile paylaşmak için wave’i görebilecek kişiler içine özel bir adresi eklemem yeterli. Böylece tüm wave kullanıcıları benim bu yazdığım yazıyı görebilecek, hatta değiştirebilecekler. Üstüne üstlük bu yazıyı ufak bir script ile kendi web siteme koyabileceğim ve hatta yine wave kullanıcıları benim web sitemdeki bu yazıyı okuyabilecek, yorum yazabilecek hatta benim yazımı değiştirebilecekler. Tabi tüm bunlar belli güvenlik ayarları çerçevesinde olacak. Sistem henüz test aşamasında olduğu için bazı güvenlik ayarları henüz bitirilmemiş.

Bu sistemin diğer bir kullanımı da ortak döküman hazırlamak. Örneğin bunun gibi bir yazıyı, yazıyı paylaşak herkes aynı anda değiştirebiliyor. Hatta değiştirirken harf harf değişiklikleri de görebiliyorsunuz. Örneğin bu şekli ile şirketler içinde bilgi paylaşımı için kullanılabilir. Öyle güzel ki diyelim şirkete yeni biri girdi, hemen ona bir wave hesabı açıyorsunuz ve mevcut dökümanları o kişi ile de paylaşıyorsunuz. Böylece yeni gelen eleman ister dökümanın son halini isterse de adım adım ilk halinden son haline gelene kadar nelerin değiştiğini takip edebilir.

Aynı şekilde toplantı tutanağı tutmak için de güzel bir araç. Diyelik 5 kişisiniz ve bir kişi yazıcı. Hemen bir wave açıyorsunuz ve toplantıya katılan 5 kişi wave’e ekliyorsunuz. Daha sonra toplantıda yazıcı olan kişi wave’e yazmaya başlıyor. Diğer 5 kişi yazılanları aynı anda görebiliyorlar. Hatta yazılanlara ekleme yapabiliyor veya değişiklik yapabliyorlar. Yine toplantı sonrasında bu notlara erişmek isteyen bir kişiyi de wave’e ekleyebilir ve o kişinin adım adım yazılanları okumasını sağlayabilirsiniz.

Bir başka kullanım amacı da uzaktan beyin fırtınası yapmak. Yukarıda anlattıklarıma çok benzer bir şekilde bir wave açıp insanları bu wave’e dahil edip aynı anda fikirleri beyan etmeye dayalı bir fikir.

Hadi bunu da geçtim. Diyelim ki çok sıkılıyorsunuz ve arkadaşlarınızla oyun oynamak istiyorsunuz. Google bunu da düşünmüş. Oturmuş eklentiler yazmış. Bu eklentiler içinde örneğin sudoku eklentisi var. Ekliyorsunuz bir wave’e sonra wave’de olan herkes sudokuyü çözmeye başlıyor. Doğru yere doğru sayı yazan kişiler +1 puan yanlış bir yere yanlış bir sayı yazanlar ise -1 puan alıyorlar. Böylece en çok puanı toplayan kazanıyor. Yine adım adım yapılanları izlemek de mümkün.

Bu yazının bir kopyasını google wave üzerinde yazıp tüm insanlıkla paylaştım. Aşağıda o sayfaya ulaşabilirsiniz. Tabi bu sayfaya erişmek için google wave hesabınız olması gerekiyor. Hesabınız yoksa elimde 13 tane davetiye var gönderebilirim.

Yazinin Devamini oku…

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 7.8/10 (4 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: +2 (from 6 votes)

Son zamanlarda izlediğim filmler

17.11.2009 at 2:29

Bu akşam yine miskin ve tembel biri gibi peşpeşe 2 film birden izledim. Hemen paylaşmak istiyorum.

Mary and Max

http://gomleksizoglu.com/wp-content/uploads//2009/11/0978762-210x300.jpg Filmin sonu acıklı ama yine de yüzünüzde bir gülümseme ile kalakaldığınız bir film. Film motion captire denilen çok zor bir teknikle çekilmiş. Ama yapan yapıyor, hatta adamlar hem senaryo yazıyor hem de kare kare filmi çekiyor. Hem de bütün bunları çok güzel yazıyor. Ben bu filmi çok beğendim. Hatta son zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri diyebilirim. UP filminden sonra uzun süre güzel bir animasyon izleyemem diye düşünüyordum ama bu film bu düşüncemi değiştirdi.

Kesinlikle herkese tavsiye ederim.

Inglourious Basterds

Bu film de güzel bir film. Özellikle alışılmış nazi filmlerinin dışında güzel bir finale sahip. Bazı sahneler çok kanlı ve sagolsun yönetmen açık açık ve uzun uzun bu işlemleri göstermiş. Ama konusu olsun, çekim tekniği olsun. Güzel bir film olmuş.

Filmin sonu cidden güzel olmuş. Gerçek tarihe uymuyor ama zaten uyması da gerekmiyor sanırım. Nazi filmi çekince illa yahudileri öldürmek gerek miyor herhalde. Bu kadar meraklandırmak yeter herhalde. Tarantino ve Brad Pitt  bile izlemek için yeterli bence.

UPimage

İşte son yılın en güzel animasyonu. Hikaye basit ama çizimler ve karakterler inanılmaz güzel. Köpek, kuş ve izci çocuk gibi karakterler o kadar güzel tasarlanmış ki. Film bittiğinde “Ay çok güzeeeel” şeklinde kalıyorsunuz. Eğer bu üç filmden sadece birini izleyecem hangisini izleyeyim derseniz bu filmi izleyin derim.

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 0 (from 0 votes)

Belarus Life:) – Huawei 3G Modem & Ubuntu 9.04

07.11.2009 at 0:28

Biraz uğraşarak Life:)’da verilen 3G modem’i Ubuntu’ya tanıtıp çalıştırdım. Aynı dertten muzderip insanlar için kısaca anlatayım dedim. Muhtemelen aynı şeyler diğer 3G modemler için de geçerlidir. Yazının devamını ana sayfaya koymuyorum ana sayfadaki yazının başlığına tıklayarak tüm yazıyı okuyabilirsiniz.

Yazinin Devamini oku…

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 0 (from 0 votes)

Ya Luylu Minks (Seni seviyorum Minks)

05.11.2009 at 19:39

Bloguma zar zor da olsa yeniden resim eklemenin gururu içinde yazıma başlıyorum. Dün akşam evdeki internetin kesik olması yüzünden işle ilgili birşeyleri araştırmak için akşam 7 gibi şirkete geldim. İşim 12 gibi bitti, sonrasında da nasılsa evde internet yok diye biraz daha şirkette takıldım. Gece 2 gibiydi sanırım attım kendimi sokağa. İşe gelirken hava soğuktu, hafiften varla yok arası bir kar yağıyordu ama işten çıktığımda heryeri bembeyaz olmuş görünce içimi çocuksu bir sevinç kapladı. Aslında ilk aklıma gelen bu karlara benden önce kimsenin basmadığı oldu. Daha sonra da insanların sabah kalktıklarında camdan dışarı bakıp gördükleri karı benim onlardan 6-7 saat önce görmüş olmam, hatta bembeyaz pürüssüz karlar içinde gördükleri ayak izlerinin de bana ait olacak olması da bir sevinç kaynağı oldu :)

Aslında bir de okul zamanından kalan bir beklentiyle sabah olduğunda diz boyu kar olacağını ve işin iptal edileceğini de ister istemez hayal ettim. Türkiye’de iş yerine 45 km uzakta oturan biri olarak eğer sabah kar yağıyorsa veya sağnak yağmur yağıyorsa evden 1 saat geç çıkıp iş yerine geldiğinizde istanbul trafiğine bir iki söverek günü kurtarmanız mümkün. Hatta aynı bahaneyle “sabah çok trafik vardı, ben akşam erken çıkayım” şeklinde bir yaklaşımla 4:30′da evinizde ayaklarınızı uzatarak oturmanız da mümkün ama Belarus’da böyle bir lüksüm yok. Yandaki resimde de gördüğünüz gibi iş yerimdeki masamdan evimi hatta salonumdaki ışığın açık olup olmadığını bile görebiliyorum. Evden çıkıp iş yerindeki masama oturmam ortalama 1 Şebnem Ferah şarkısı kadar sürüyor. Hatta eğer hava soğuksa yarısında nefes nefese işe varmış oluyorum. (Bu arada resime bir daha baktım da benim oturduğum ev şu karşıdaki şapkalı yüksek bina, yani o ufak harabe gibi yerde kalmıyorum. Sefil durumdayız dedik ama o kadar de sefil değiliz Allaha şükür :) )

  • Kar yağdıktan sonra Minsk’i daha bir sevmeye başladım. Çünkü hem kar var, hem ağaç doğa güzel hem de sokaklar kar yağdı diye çamur olmuyor. Ayrıca soğuk havalarda motor veya araba kullanmak zorunda da değilim. Koşuyorum geliyorum. Hava biraz soğuk ama artık idare ediyorum. Hoş soğuk hava cildime de iyi geliyor olabilir. Hoş soğuk hava cildiğimin sadece alınla burun arasındaki yeriyle temas ediyor ama olsun. En azından yağsız bir alına sahibim artık.

  • Sağ yanımda görmüş olduğunuz alet benim son 1,5 haftamı dolduran yeni oyuncağım. Halen üzerinde uygulamak istediğim bir sürü emelim var ama gün içinde pili bitiyor diye çok uğraşmıyorum. İşletim sistemi olarak google’ın Android diye bir işletim sistemine sahip. Ben son 3-4 yıldır hayatımı google’a emanet etmiş biri olarak, google’ın cep telefonuma da girmesine izin vererek günlük hayatımı da google’a emanet etmiş oldum. Hatta öyle ki, Google’ın bulunduğunuz yeri internet üzerinden arkadaşlarınız ile paylaşmaya yarayan Latitude hizmetini de her zaman açık olacak şekilde ayarlamıştım. Google bu kadar açıklığa şaşırmış olacak ki, bak bu servisi sürekli açık halde tutuyorsun. Eminsin di mi? Kötü niyetli kişiler bunu açmış olabilir, istemiyorsan kapat diye mail attı. Google diyorsa birşey biliyordur diye hemen servisi kapattım. Aslında servis çok da güzel çalışmıyor. Bazen iş çıkışı bakıyorum arkadaşlarımdan biri suriyede diğeri sofyada gözüküyor. Bazen bakıyorum ben de sofya tren istasyonundayım. Yani beni bu haritadan takip eden biri benim süpermen olduğumu hemen anlar. Onun için kapattım gitti.
  • Son yazımda çok kasvetli ve dertli olduğumdan bahsetmiştim. Bu yazıdan sonra biraz sosyalleşmek adına iş çıkışı kafelere barlara takılmaya başladım. Aslında ortam olarak gitmekle gitmemek arasında bir fark yokmuş. Yani bir bara gitmiş olmakla gitmemiş olmak arasında çok bir fark yok ama bir yere gidip insanlarla muhabbet etmek güzel.
  • FarmVille’de milletin gelip benim bahçemi temizlediği bilgisini görünce millete iş çıkarttığım için üzülüyorum.
  • 2 haftada bir eve temizlikçi kadın geliyor. 15 dolara evin temizliğini yapıyor. Ama kadına ayıp olmasın diye kadın gelmeden önce eve gidip evdeki dağınık şeyleri toparlıyorum. Önceleri bulaşıkları düzenli olarak yıkadığım dönemde kadın eve gelip ne yapacağını şaşırıyordu. Şimdi bulaşıkları kadına bırakıyorum. Zaten çamaşırlara karışmıyor. Camları da silmiyor. Ama buna rağmen yerleri, masaları falan çok güzel temizliyor. Valla o temizlediği için de yerlere elimi bile sürmüyorum. Yere düşen yerde kalıyor.
  • Yabancı filmlerde adamlar ses kayıt cihazına düşüncelerini kaydeder de daha sonra dinleyip yazıya dökerler ya. Ben de cep telefonuna buna benzer bir uygulama kurdum. Ama insan içinde sesimi kaydedecek kadar kendime güvenim olduğuna inanmıyorum. Hoş adamlar Türkçe anlamasalar da kendi kendine konuşan biri olmak kötü. Deneme yapmak için bile telefonda konuşuyormuş gibi yaptım :) Ya ben buraya gelmeden önce de bu kadar çekingen miydim bilmiyorum :)
  • Burada domuz gribi aldı başını gidiyor. Türkiye’de 15 kişi öldü diye millet panik durumda ama burada 50 kişi ölmüş, okullar 1 hafta tatil edilmiş bizim haberimiz bile yok. İnsanlar maske takmaya başladı, şirkette maske falan dağıtılmaya başladı. O derece yani. Ayrıca ülkede ilaç sıkıntısı varmış. Biz sağlık bakanına o kadar aşı rezerve etti diye 40 laf ettik, burada adamlar aşı yok neden almadılar diye şikayet ediyorlar. İş yerinde yan masamda oturan çocuk şirkette sarımsak yiyordu. Balla sarımsak yiyorlarmış, yanında da bol limonlu meyve çayı içiyorlar. Böylece kendi ilaçlarını yapmışlar. Kötü kokuyor ama adamlara da birşey diyemiyorsun ki. İlaç yok, aşı yok, adam da haklı ama iş yerinde de sarımsak yenmez ki. Biz kokuyor diye sarımsak soymaya çekiniyoruz adam iş yerinde haşır huşur yiyor.
  • Ukraynadaki garip virüs salgını beni de işgillendirmiyor değil. Ukrayna ile Belarus dip dibe nerdeyse.
  • Belarusdaki Türklere müjdeee. Türk lokantasının ahçısı değişti. Artık kendi fırınlarında ekmek ve lahmacun yapıyorlar. Sırf ekmek yemek için bile gitmeye değer. Bu haftasonu kahvaltıya mı gitsem ne? güzel menemen de yapıyorlar.
  • FirmVille’de elemanı biryere sıkıştırırsan işler daha hızlı yürüyormuş. Onun için millet elemanı samanların arasına sıkıştırıyormuş. Yoksa bir de adamın yürümesini falan beklemek gerekiyor.
  • Bir de millet saman alıp satarak level atlıyormuş. Hele bir video gördüm ki iyice işin b.ku çıkmış yani. Adamlar bir uygulama yapmışlar, kendi tarlanın boyutlarını veriyorsun program senin yerine tek tek tarladaki yerlere tıklıyor. Böylece önce ekinleri biçiyor, sonra boş yerleri çapalıyor, sonra da bir bitki ekiyor. Tüm tarlayı ekip biçmek 1 dk falan sürüyor. Yani bir oyunda bu kadar mı hırs yapılır. Ben tarlama türk bayrağı yapmaya çalışıyorum. o bitince sıkılacam muhtemelen.
  • Hadi bu günlük yeter…
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 0 (from 0 votes)

Ekim Yansızlığım

28.10.2009 at 2:08

Uzun bir aradan sonra tekrar yazayım dedim. Aslında yazayım demedim o kadar çok sıkıldım, o kadar çok bunaldım ki yazayım da biraz rahatliyayım dedim. Evlendikten sonraki yazılarımda evlendiğim için yazamadığımı söylemiştim ama nerdeyse 4 aydır Belarus’da bekar gibi yaşıyorum ama yine oturup yazamıyorum. Sanırım yazı yazmak okuyan kişiler ile ilgili. Önceden Özlem’le aynı evde yaşamadığımız için yaşadığım şeyleri onun da bilmesini istiyormuşum demek ki, evlendikten sonra zaten herşeyi 2 dk’da anlatıyorsun. Öyle uzun uzun yazacak veya okunacak birşey olmuyor. Ama şimdi neden yazmıyorsun diyorsanız sanırım artık Özlem’in yazacaklarımla çok ilgilenmeyeceğini düşünüyorum. Evlendikten sonra insanların birbirine olan ilgilileri değişebiliyor. Neyse bunlar aile içi konular.

Yaşadıklarımı maddelere dökeyim, de adını sanını bilmediğim insanlar rahat rahat okusunlar.

  • En sondan mı başlasam baştan mı başlasam bilmiyorum ama geçen cuma günü hasta oldum. Normalde en baba gribi 2 günde atlatan ben, 3. günün sabahında iyileşmeyince garip birşey olmasından tırsıp yaban ellerde bize yardımcı olan Maria’yı aradım. Hoş ben 1 gün daha dinleneyim geçmezse ararım demiştim ama Maria başka bir şey için beni aradığında boğazım sıkılmış gibi bir sesle cevap verince hasta olduğumu anladı. Belarus’un girişinde zorla sağlık sigortası yaptırıyorlar. Hoş bu sigorta acil durumlar için geçerli, böyle olunca kendin kalkıp doktora gidersen bu acil sayılmıyor. Ambulans gelip seni hastaneye götürürse acil sayılıyormuş. Neyse ben yine de ambulans istemedim. Ne o öyle. 2 tane sağlık görevlisi eve gelip ateşimi ölçtü tam 36,5 çıkınca yüzlerinde aşalayan bir gülümseme oluşmuştu ki o anda öksü patlattım. O zaman sorunumun ateş değil öksürük olduğunu anladılar. Zira kadınlar suratıma uzun uzun rusca cümleler sarfediyorlar ama benim tek sihirli cümlem “ya ponimayu” yani “anlamıyorum”. Neyse kadın kağıt kalem istedi ve kağıda bir sürü birşey yazdı. Sonra da bana bakıp “çay çay” diyerek çay içmemi tembihledi. Benim gözümde Belarus’daki tıbbın geldiği son nokta çay içmek oldu.
  • Sonrasında yakındaki bir doktoru da çağırabileceğimizi, o doktorun hem muayene edip hem de tahlil falan isteyebileceğini söylediler, tabiki bana değil, kadınlar gitmeden yardımıma yetişen Maria’a söylediler. Neyse doktoru aradık. Doktor çok meşgul olduğunu, bir çok evden talep olduğunu söylemiş, en erken 2′de gelebilirim demiş. Bunun üzerine Maria gidince koydum kafayı uyudum. Saat 2′e çeyrek vardı sanırım kapım acıyla çaldı. Baktım orta yaşlı bir kadın. Medikal falan dedi daldı içeri. Yine suratıma rusça cümleleri fırlatırken hiç sesimi çıkartmadan telefonla Maria’yı arayıp kadının kulağına telefonu verdim. Uzun konuşmalardan sonra kadın benim rusça bilmediğimi anlamış olacak ki tedavinin bundan sonrasında uzun cümleler kurmadı. Yalnız yine bir form doldururken “gıdye rabote?” dedi. “nerde çalışıyorsun” demek ama benim rusça bilgim “karşıki binanın üst katında” demeye yetmediği için nasıl desem diye düşünürken kadın nerdeyse 5 defa daha “gıdye rabote?” diye tekrar etti. İş adresim olan “gebeleva sem” dedim ama ardından anlamadığım başka sorular gelince hemen Maria ile canlı bağlantıya geçirdim kadını. Neyse kadın, bizdeki eşantiyon verilen not kağıtları gibi kağıtların üzerine tahlilleri, ilaçları yazdı, fiyakalı iki de mühür çaktı gitti. Bir ara kadının pantalonundaki bir yama gözüme ilişti ve bir doktorun yamalı bir pantalon giymesine üzüldüm. Bu kadın da çay iç, elma ye dedi, hoş bunun dışında yemem gereken bir sürü şey saydı ama ben çay ve elmayı anladım sadece.
  • İşte böyle bir konuya başlayınca sonunu getirene kadar canım çıkıyor.
  • Neyse bugün de hastaneye gittik. Kan tahlili, idrar tahlili ve akciğer röntgeni istemişti doktor. Detaylara girmeden sadece bizden farklı olan kısımları anlatayım. Kan tahlili için kanı bizdeki gibi koldan almıyorlar. Bizde en az 1 tüp kan alırlar adamdan. Ama burada parmağını uzatıyorsun. Bir iğneyle ufak bir delik açıyor. Sonra cam ince bir tüpün ucuna bir pompa takıyor ve cam tüpün diğer ucunu parmağına getirip pompayla kanı çekiyor. Bu konuda kendilerini tebrik ettim. Damar buldum bulamadım derdi yok. ohh mis gibi. İdrar testi için herkes kendi kavanozunu getiriyormuş. Maria söylemişti ama öyle şey mi olur diye sallamamıştım. Çok detay vermiyim bu konuda. Son olarak akciğer filmi kısmına geldik. Ben askerlik muayenesini hatırlıyorum. Bizi atletler bekletip sonra atleti de çıkartarak film çekmişlerdi ama burada kadın montu çıkart yeter gibisinden bir bakış attı. Aynen bakışta bahsedildiği gibi de oldu olay. bir defa daha, “işte bu” dedim. Çay iç elma ye diyorlar ama rontgenle elbise altındaki akciğerlerin resmini bile çekebiliyorlar.
  • Burada kaloriferler devlet kararı ile belli bir algoritmaya göre yakılmaya başlanıyor. Algoritma gün içindeki ortalama sıcaklığın ardarda 3 gün boyunca 6 dereceden az olması. Bu koşul sağlanmazsa kaloriferler yanmıyor. Neyseki kış başında denklem sağlandı da kaloriferler yanmaya başladı. Yoksa evler cidden soğuk oluyor. Yalıtım falan yalan
  • Belarus’da evlerin içleri sahiplerine dışları devlete aitmiş. Boya badanayı falan devlet yapıyor.
  • Son zamanlarda epey bir asosyal oldum. Hele bir de kış gelince tam ev kuşu oldum. Millet barlara diskolara gidiyor, ben evde kıymalı poğaca yapıyorum. Bu hastalık da tam tüy dikti. Bakalım iyileşince alemlere akmayı planlıyorum.
  • Aslında diskodur bardır çok ilgimi çekmiyor ama evde oturmaktan 10 kat iyidir.
  • Bu danışmanlıkmış, otmuş tüymüş bazen çok yalan geliyor. Avrupa starda akşamları çıkan ve maymun gibi danseden bir adam var. Ona bakınca yaptığım iş çok yalan geliyor. Bazen ona bakmadan da yaptığım işten sıkılıyorum. Sanki tam tatmin olmuyor gibiyim. Bizim grupta danışmanlık anlamında etliye sütlüye karışan, abuk subuk alanlara dalan biri olarak en çok benim tatmin olmam lazım ama yaptığım iş çok basit geliyor bazen. Yani iki komut çalıştıyorsun, yapsan ne olur yapmasan ne olur. Başkaları yapamıyor diye insan yaptığı basit işlerden tatmin olmalı mı?
  • Çok pis kıymalı poğaca yaparım. Burada kıyma ucuz olunca elimin de ölçüsü kaçıyor tabi. İnternette 1 günde yenebilecek kadar ölçüler veren ablaların tarifleriyle hamuru hazırlayıp, göz kararı iç kıyma hazırlayınca hamur bittiğinde, yaptığımın iki katı daha poğaca yapacak kadar kıymam kaldı. İç kıymaları bozuluncaya kadar saklamak üzere dolaba koydum. Gün gün bakıyorum, küflenince çöpe atacam. Yoksa içim rahat etmiyor. Belki küflenmeden yerim diye de umudumu yitirmiyorum
  • Bir de burada köfte yapmaya başladım. Normalde hep hazır köfte alırdım ama burada öyle bir şansımız olmadığı için öğrenmek zorunda kaldım. Hoş Türkiye’ye gittiğimizde Özlem’in yaptığı köfteler benimkilerin yanında daha bir köfte gibi duruyordu ama ben o güzel köfteleri Özlem’in yaptığına inanamadım. Bu arada benimkiler müjver gibi oldu. Böyle kocaman kocaman.
  • Evet anladım ki Belarus’da kışın benim ilgimi çekecek birşey yok. Yani diskoya bara gitmeye de gerek yok herhalde ya. Şimdi anladım ki yaşlanıyorum. Evet evet yaşlanıyorum. 30 yaş bunalımı dedikleri bu olsa gerek. Kardeşim 30 yaş bunalımı geçiren bir insan evlandı Belarus gibi biryere gönderilir mi?
  • Fırat Budacı’nın “kendimi durduracak değilim” diye bir kitabını okuyorum. Aslında uykusuz’da yazdığı yazıları derlediği bir kitap ama ben tüm yazılarını okumamıştım. Kitap cidden çok güzel olmuş. Dergi içinde bu kadar konsantre olamıyor insan. Kitapdaki dil çok hoşuma gitti açıkcası. Şimdi kafamda kendi yazımla o yazı arasındaki farkları çıkartmaya çalışıyorum. Kitabın bir yerinde bir filazofun lafından bahsedilmiş, “yaşadıklarımla yazdıklarım arasındaki fark beni bağlamaz” demiş. İşte benim takıldığım nokta da sanırım bu. Ben sadece yaşadıklarımı veya düşündüklerimi yazıyorum. Ama eleman yaşadıklarını biraz daha değiştirerek yazıyor. Sanırım benim de yaşadıklarımdan veya yaşayamadıklarımdan yola çıkarak biraz daha hikayeleşmiş şeyler yazmam lazım. Çünkü böyle olmayınca yaşadığım ama anlatmaktan çekindiğim şeyleri yazamıyorum. Oysa bazı noktaları değiştirip olayı hikaye havasına sokarsam, biri sen şunu yapmışın dediğinde yok o hikayenin bir parçası diyebilirim.
  • Saat gece 1.06 ve öksürük için emdiğim şekerimsi şey karnımı acıktırdı. Dışarıda yağmur yağıyor, gökgürültüsü midemden çıkıyor. Yazıma son verip birşeyler atıştırıp yatsam iyi olacak. Hoş atıştırmadan yatsam daha da iyi olacak ama…
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 8.1/10 (7 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 0 (from 0 votes)

Belarus’da bir Beyaz Türk

10.07.2009 at 0:31

Belarus’daki ikinci günümde yazılarımı okuyan Türk gençlerine burasıyla ilgili keşfettiğim şeyleri açıklıyorum. Can kulağı ile dinle ey Türk Genci. “Belarus’da millet alem yapıyor, kızlar Türklerin üzerine atlıyor” diye düşünen zihniyetler daha rahat anlasın diye maddeli yazıyorum.

  • Kardeşim burası öyle düşündüğünüz gibi bir yer değil. Herkes efendi gibi işine gidiyor, işine gücüne bakıyor, yemek yiyor, kiliseye gidiyor.
  • Türkiyeden güzel olarak restoranlarda çalışan kızlar Türkiyede mankenlik yapan kızlardan daha güzeller. Ama sonuçta o kızların olayı garsonluk yapmak.
  • Bugün uzun konuşmalardan sonra Belarus’un aslında kadın egemen bir ülke olduğuna oy birliği ile karar verdik. Buradaki kadınlar Türkiye’deki erkekler gibi kendilerine güvenleri tam, laylaylom geziyorlar. Ama erkekler biraz daha uysal, sakin ve ağır başlı. Böyle olunca nasıl Türkiye’de erkekler kadınlara sarkıntılık ediyorlarsa buradaki kadınlar da erkeklere o gözle bakıyorlar. Tabi hiçbir zaman bizdeki erkekler gibi değil. Biraz daha edepli, yani en azından içkili değilken. İçkiliyken daha sarkıntı oluyorlarmış. Ben görmedim. Zaten ramazan geliyor, ne içkisi.
  • Buradaki kadınlar cidden çok zayıflar. Kadınların elinde 2 tane çocuk ama kadını görsen bizdeki 18 yaşındaki kızdan daha çıtır. Ama düşünen Türk gencinin gözünden bu sorun da kaçmadı tabiki. Hiç düşündünüz mü neden bunlar bu kadar zayıflar. Sebebi çok basit. Ben baktım bunların nerdeyse hepsi göbekleri açık geziyorlar. Gömlek veya t-shirtlerin göbek kısımları tam göbeğe kadar. Tabi ister istemez açılıyor ve oradan soğuk giriyor. Sürekli midesi üşütük ve cırcır rus kızı da haliyle kilo alamıyor.
  • Yemekte, burada okuyan bir grup Türk gördük. Garson kız çocuklara yeterli yer olmadığını söyleyip çocukları dışarı çıkarttı. Daha sonra bize dönüp siz oturun, sizi onlardan daha çok seviyorum(arkadaş olarak canım abartmayın hemen) çünkü siz espiriden anlıyorsunuz ben de mutlu oluyorum ama onlar anlamıyor dedi. Gittiğimiz yer Türk restoranı olunca garson kız rus olmasına rağmen Türkçe konuşuyordu. Demek ki burada espiriden anlamayan Türk öğrenciler var. Artık derslerine mi konsantreler yoksa akılları başka yerde mi tam anlamadım.
  • Kiliseye 50 dolar verildiğinde kilise düğünü yapılabiliyormuş. Bekar erkekler buraya gelip, güzel bir kız bulurlarsa ucuza düğün de yapabilirler.
  • Valla çoğu şey çok pahalı, bir öğle yemeği yedik 32.000 ruble tuttu. Bu paraya pilav üstü döner ve cacık yedim. Biliyorum kafanızdan kaç TL yapıyor diye soruyorsunuz. Söylemiycem gidin araştırın öğrenin.
  • Tamam tamam söylicem. 32.000 ruble 19 TL civarı birşey yapıyor. 10.000 ruble 6 TL yapıyor. Yani fiyatları 0.6 ile çarpmak gerekiyor. Sonra da 3 sıfır atacaksın.
  • 0.6 ile çarpmanın kolay yolunu söyliyeyim mi? Önce fiyatı ikiye bölüyorsun sonra fiyatın onda birini ekliyorsun. Daha karmaşık gelecek ama aslında öyle değil. Mesela 32.000 ruble ya. Böl ikiye, 16.000 sonra da 32.000′den bir sıfır at. 3.200 bunu 16.000′e ekle. naaptı, 19,200. İşlemin en zor kısmı toplama. Böyle böyle pratik zekam da gelişiyor.
  • Bugün otelin havuzuna gittik. Çok güzel bir havuzu var. Hem de ücretsiz. Bir de girişte havlu bornoz ve terlik veriyorlar. Bone takmak zorunlu değil. Havuzun yanında jakuzi bir de arkada sauna var. Yalnız ben şortumu 1 yıldır yanımda taşırken tek gerekli olduğu zamanda yanıma almadığımı farkettim. Almanya’ya Belçika’ya falan tam takım yüzme malzemesi ile giderken buraya uyduruk bir şort bile koymamışım. Onu geçtim spor çorabı bile yoktu. Tabi mecburen 124.000 ruble vererek aldım. Hemen hesapladınız biliyorum ama ben hesaplayamayanlar için söyliyeyim 62 + 12,4 = 74,4 TL verdim.
  • Yağı bol bulan arap misalı yarın sabah da havuza gitmeyi düşünüyoruz.
  • Gariptir buradaki kadınların nerdeyse hepsi mutlu gözüküyorlar. Garip geliyor çünkü Türkiye’deki kadınlar bence mutlu değiller. Çünkü mutlu olmayı bilmiyorlar. Mutlu olmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela durduk yere acaba şöyle mi olmuştu, böylemi olmuştur diye kendilerini doldurup kara kara düşüncelere dalıyorlar. Yok o benden çok alıyor, yok o benden mutlu, yok o daha çok eğlendi ben eğlenemedim diye diye kendilerini tüketiyorlar. Ama gel gör ki Türkiye’de ve dünyada kadınlar sinsi gibi erkeklerden daha uzun yaşıyorlar. Erkekler genel olarak mutlular ama çevrelerindeki mutsuz kadınların gazabına uğrayıp nalları dikiyorlar sanırım. Ama buradaki kadınlar mutlu gözüküyorlar. Zayıf ve güzeller. O zaman buradaki erkekler daha uzun yaşıyor olmalılar. Hemen wikipedia’ya bakalım ve erkeklerin yaşam sürelerine bakalım. Erkek 65, kadın 76. Yuh diyorum başka birşey demiyorum. Türkiye’de Erkek 70, kadın 73müş. Gariptir biri artınca diğeri azalıyor. Demek ki birlikte ne kadar uzun yaşanırsa ömürden gidiyor.
  • Barlarda iki tip avcı varmış. Bir tanesi dans pislinde kızla arasını yapanlar, diğeri sarhoş kızları toplayıp evlerine götürenler. İkincilere akbaba diyorlar.
  • Buradan ailelere sesleniyorum, çocuğunuz belarus’a dil öğrenmeye gidicem diyorsa bilinki yalandır. Çalışmaya gelenler ayrı. Onlar mecburiyetten geliyorlar. Öğrenciler mecbur değil. Gitsinler internetten öğrensinler.
  • Burada çok sefil durumdayım. Bu akşam spor yapma gazıyla akşam yemeği yiyecek vakit kalmadı. Akşam yemeği olarak 2 salatalık, 200 gr siyah zeytin, 100 gr peynir, 1 elma yedim. Siz halen haremdeymişim gibi düşüne durun ama durum bu. Amele yemeği yiyip NTV avrupa izliyorum. Kadınların hepsi de bıyıklı zaten.
  • Buradan karıma sevgilerimi gönderiyorum. :)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 9.6/10 (7 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: +1 (from 1 vote)

Belarus’ta bir Türk

09.07.2009 at 0:51

Bugün güzide memleketimiz olan Belarus’a gelmek üzere yola çıktım. Aslında ben bir gün daha Türkiye’de kalacağım diye düşünüyordum ama son anda uçağın yarın değil de bugün olduğunu farkettim. Koştura koştura işlerimi halledip bu sabah itibari ile yola çıktım. Türkiye tarafında çoğu şey alışılmış gibiydi. Uçak 45 dk gibi gecikmeli kalktı ve bu süre zarfında uçak içinde bekledik ama o kadar olur dedim. Uçakta tek çeşit yemek olması ve kahve verilmemesi de olabilecek birşey diye düşünüyorum. Bu ufak kötü şeylerin dışında uçakla kuzeye gitmek güzel birşey çünkü uçak kalkarken istanbul boğazı üzerinden gidiyor ve tüm boğazı çok net bir şekilde görebiliyorsunuz. Hatta o kadar ki, hemen 3. köprünün yapılacağı yerleri bile belirledim.

Minsk’e gelmek yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Yolun bir kısmı karadeniz üzerinde geçiyor. Minsk’e inerken de şehir planlamasının ne kadar güzel yapıldığını görebiliyorsunuz. İp gibi giden yollar, düzgün aralıklarla inşaa edilmiş evler falan çok güzel duruyor.

Minsk havaalanı eski bir iş hanından hallice bir yer. Zaten THY sadece haftada 3 gün Minsk’e uçuş yapıyor. Mesela biz uçaktan inerken, aynı kapıda bir sonraki uçağa binecek insanlar sıraya geçmiş bizim çıkmamızı bekliyordu.

Uçaktan çıktıktan sonra polisler uçaktaki zencileri toplayıp bir yere götürdüler. Sanırım sağlık kontrolünden geçirecekler. Ben rus’a benzeyen bir kadının arkasına takılıp pasaport kontrolünü bulmaya çalıştım. Doğru düzgün işaretler olmadığı ve olanlar da rusça olduğu için tam bir kaos ortamı oluyor. Neyse bir şekilde pasaport kontrol noktasını buldum. Tam sıraya girdim ki esmer bir rus kız uzun uzun rusça birşeyler söyledi. İngliş şeklinde cevap verince “passport” diyerek o uzun cümlesini özetledi. Aha dedim. Uzun bir rusça cümle kurup biraz duraksadıktan sonra “inşurıns” (sağlık sigortası) dedi. aha dedim. “Belarus inşurıns” dedi. Yok dedim bu internasyonel. Sen bilirsin gir sıraya bekle o adam reddetsin zerre umurumda değil der gibi bir bakış atınca gideyim bu belarus inşurıns neymiş bakayım dedim. Yanımdaki heyecanlı bir türk de aynı dertten muzderip olunca birlikte bu sigorta yerini aradık. Amca çok güzel rusça konuşmasına rağmen uzun uğraşlar sonunda uçaktan çıktıktan sonra gördüğümüz bankoların aslında sigorta acentası olduğunu anladık. 11 dolar karşılığında 15 günlük sigorta yaptırarak tekrar sinirli kızın yönettiği sıraya girdim. Önümdeki 3 kişinin işlemleri yaklaşık yarım saat sürdü. Ardından 10 dklık benim kontrolüm başladı. Sanırım adam pasaportun tüm sayfalarını tarayarak bilgisayara kaydetti veya fotokopi çekti. Çatır çutur birşeyleri de bilgisayara geçirdi ve damgalarımı basarak beni belarus topraklarına saldı.

Havaalanında tüm türkler bu tavır ve davranışlara tepkili yaklaşıyorlardı. Bilerek yapıyorlar bizi bıktırmaya çalışıyorlar falan diyorlardı. Açıkcası havaalanındaki polisler ve sert tavırlar bende ülke içinde çok sıkı bir yönetim olduğu izlenimi bıraktı. Bir de yolda bir iki tane kamuflajlı asker görünce heh dedim geldik kominislerin içine. Hoş akşam itibariyle şehrin o kadar katı bir şehir olmadığına kanaat getirdim.

Şu anda Crown plazada kalıyorum. Bu otel bir türk tarafından kurulmuş. Odalar çok keyifli dizayn edilmiş. Şehirdeki tek 5 yıldızlı otel olduğunu hissettiriyor. Televizyonda NTV ve ATV kanalları var. Ayrıca kablosuz internet ve odalarda çay kahve makinesi ve ütü bulunuyor. Hatta çalışma masasının çekmecesini açtığınızda “Mecca” yazan bir ok ile namaz kılanlara mekkenin yönünü bile göstermişler. Banyoda küvet ve bornoz bile var. Genel anlamda bir türkün beklediği ince ayrıntıların hepsi otelde mevcut. Hoş gecelik 300 euro gibi bir fiyata bunlar lüks kalmıyor ama daha kötülerini görmüş biri olarak oda güzel diyebilirim.

Şimdi gelelim en can alıcı noktaya. Buraya gelmeden önce kime Belarus’a gidiyorum desem, “oooo” diye bir tepki verdi. Neymiş efendim kızları çok güzelmiş, çok rahat insanlarmış falan. Yok efendim külliyen yalan kızların hepsi bıyıklı :) şaka şaka aslında genel olarak antalya veya bodrumdan farklı bir yer değil. Güzel insanlar olduğu kadar normal ve hatta çirkin insanlar bile var. İnsan derken kızlardan bahsediyorum. Erkekler zaten dünyanın her yerinde aynı bence. Neyse bana garip gelen, restoranlarda çok güzel kızların çalışması oldu. Normalde Türkiye’de manken olabilecek biri burada gayet neşeli bir şekilde garsonluk yapıyor. Şöyle anlatayım Özgü Namal’ın size çorba getirdiğini ve başka birşey isteyip istemediğinizi sorduğunu düşünün.

Akşam saatlerinde barlara giden kısa etekli ve uzun topuklu kızlar görmek mümkün. Hoş aynılarının antalyada veya bodrumda da görmek münkün. Ama dediklerine göre gecenin ilerleyen saatlerinde bu kızcağızlar çok içip sapıtıyormuş. Bir de konuyla alakasız ama genel olarak kızlar 25 yaşına geldiklerinde evleniyorlarmış. Onun için çevrede görülen bekar kızların çoğu 25 yaşından küçükmüş. Türkiye’de işini gücünü bırakıp burada üniversite bahanesi ile evlenecek kız arayan Türkler de varmış. Güzel karım olsun 30.000 lira borcum olsun gibi cümleler kuran kişiler, bankadan kredi alıp belarus’a gelip kendilerine güzel bir eş bulabilirim. Benim gibi evliler de çok geç olmadan otele gelerek internete girmeyi tercih ediyorlar tabiki :)

Türkiye Belarus olsun.

VN:F [1.7.9_1023]
Rating: 9.4/10 (7 votes cast)
VN:F [1.7.9_1023]
Rating: +1 (from 1 vote)

Google