Ana Sayfa

ŞehirFırsatı: Atlıtur Deneyimi

03.08.2010 at 1:42

Motosikletle köprüyü geçtiğim bir akşamdı. Köprünün boş saatlerinde köprüyü geçerseniz hele hafiften de bir rüzgar varsa köprü üzerinde hoplamaya başlarsınız. Hele eski körüklü otobüslerde ayaklarınız yerden kesilecek kadar çok hoplardınız. İlk zamanlarda köprü üzerinde tepecikler olduğunu düşünmüştüm ama sonra bir arkadaşım köprünün asfaltının altındaki demirlerinin yukarıya doğru bir basınç yaptığını ve bu basıncın da araçları hoplattığını söylemişti. Bence çok mantıklı.

O gün motosikletimle köprüden hoplaya zıplaya geçerken motosiklet kullanmanın ata binmeye benzer birşey olduğuna karar vermiş. Sonrasında da motordan her düştüğümde veya düşer gibi olduğumda “eğer ata binmeyi öğrenirsem motoru daha iyi kullanırım” gibi bir düşünce ile ata binmeyi öğrenmek için heveslenmiştim. Tabi bu heves bu kursların fiyatlarını öğrenene kadar sürebildi.

Belarus’a gittiğim dönemde de aynı gazla ata binebileceğim yerleri araştırdım, hatta bana ata binmeyi öğretecek birini bile buldum. Ama yok yağmurdu, yok hoca hastalandı falan derken bir türlü denk getiremedim ve o  hevesim de kursağımda kalmıştı. En son işten çıkıp eve giderken trafiğin sıkıştığı bir yerde bir binicilik kursu tabelası görmüştüm. Hazır trafik sıkışıkken telefon açıp bilgi almak istedim. Ata binmek için üye olmak gerekiyormuş, üyelik bilmemkaç bin dolarmış, kurs dedimi yine üye olman lazım dediler. Hoş 1 aylık 3 aylık gibi üyelik koşulları vardı ama çıkan rakam yaşlıca bir at alıp ölene kadar binmenizi sağlıyacak bir rakam olduğu için teşekkür edip telefonu kapattım.

Neyse uzun lafın kısası, tam bu hevesimi daha zengin olabileceğim yıllara doğru bırakmayı düşünürken sehirfirsati.com‘da binicilik eğitimi ile ilgili bir fırsat gördüm. AtlıTur diye bir yerde 8 derslik eğitim ve 1 saatlik gezinti veriyorlardı. Fiyat olarak da 560 TL yerine 250 TL. AtlıTur’un sitesine girip biraz inceledim. Yer olarak Sarıyer’i de görünce hiç düşünmeden fırsata atladım. 250 TL bir seferde vermesi zor bir ücret, hem de hiç bilmediğiniz bir yerde hiç bilmediğiniz bir eğitim için. Ama şehir fırsatı bende garip bir güven uyandırdı ve kıydım paraya.

Fırsatı kullanmak için belli bir kısıtlama yok. Yani haftaiçi veya haftasonu istediğiniz zaman gidebiliyorsunuz. Yalnız gitmeden önce randevu almak gerekiyor. Bu pazar günü akşam saat 9:00′a randevu alarak AtlıTur’un bulunduğu yere gittim. Randevu için haftalar öncesinden aramanıza gerek yok ben pazar saat 1 gibi aradım, telefonu mekanın sahibi Alp Bey açtı. Randevuyu verdikten sonra nasıl geleceğimi kısaca tarif etti. Navigasyonla rahat bulduk ama tabelaları takip ederek bulmak biraz zor. Belki kilyos’a gider gibi yapıp daha sonrasında Gümüşdere tabelalarını takip ederek bulabilirsiniz. Ben navigasyona kaydettim isteyen olursa koordinatlarını da verebilirim.

Altta Maslaktan nasıl gideceğiniz gösteren bir harita hazırladım. Akşam saat 8 gibi dönüş yolunda epey bir trafik vardı, onun için 6-9 arasında dönüş yolunda olmamak da yarar var. Biz 10 civarında dönerken yollar bomboştu.

AtlıTur Gümüşdere köyü denilen bildiğiniz bir köyün içerisinde çiflik gibi bir yer. Giderken sosyatik bir mekana gideceğimi düşünüyordum, hatta bundan dolayı da biraz çekiniyordum. Ama gittiğimde kafasında kovboy şapkası ve iri elleriyle Alp Bey bizi karşıladı. Alp Bey diyorum çünkü daha öncelerde bir yazımda bir beyfendiden “Adam” diye bahsettiğim için fırça yemiştim, nemelazım Alp Bey’de okursa ayıp olmasın. Aslında çok rahat Alp denilebilecek biri ama tedbiri elden bırakmamak lazım.

Tanışma ve bir form doldurmanın ardından Alp Bey 10-15 dk’lık bir teorik eğitim verdi. Bu eğitimde ata nasıl binilir, nasıl oturulur, kullanılan malzemeler nelerdir falan anlatılıyor. Bana en ilginç gelen şey atların 3 yaşındaki bir insan zekasına sahip olmalarıydı. Atı yönetmek için ata karşı bir üstünlük sağlamanız ve ata güven vermeniz gerekiyormuş. Atlar kontrolün sizde olup olmadığını sık sık kontrol ederlemiş. Bir boşluk anında kendi istedikleri gibi hareket etmeye başlarlarmış. Bunun için sürekli dizginler sizin elinizde olması lazım. Hem gerçek hem de mecazi anlamda.Hatta daha genç atlar üzerindekinin acemi olduğunu anladıklarında, biniciye havada nasıl tekme atarım diye planlar yaparlarmış. Neyse ki eğitim için kullanılan atlar eğitimli ve yıllardır bu işi yapan atlarmış. Şimdi at deyince çingenelerin çocukları bindirip 3 dk’sı 10 lira olan atlar diye düşünmeyin. Yüksekliği 180 cm civarı eski yarış atları düşünün. Tabi hepsi yarış atı değil, kadınlar için ponyler de var.

İlk eğitim 4 tarafı çitlerle kapalı ve zemini 20cm kauçuk olan (düştüğünüzde kafanız kırılmıyor) bir pistte yapılıyor. Önce ata yaklaşma, sevme, ata binme gibi eğitimler veriliyor. Daha sonra seyisle birlikte alanda 1-2 tur atıyorsunuz. Peşinden tek başınıza sürmeye başlıyorsunuz. Peşinden at üzerinde dengenizi geliştirmek için ellerinizi havaya kaldırıp bazı hareketler yapıyorsunuz. Peşinden de at üzerinde ayağa kalkıp oturma egzersizleri yapılıyor. Toplamda 45 dk’lık dersin 30dksında atın üstünde dolanıyorsunuz.

Sonuç olarak ata binmek motosiklet kullanmaktan bile güzel birşeymiş. Hoş ertesi gün epey bir bacak ağrısı çektim ama hepsine değerdi. 8 dersin sonunda dörtnala ata binecek kadar bir seviyeye geliniyormuş. Şimdiden 8. ders sonrasında yapılacak geziyi bekler durumdayım. Çünkü söylendiğine göre bu gezi öyle yürüme hızında gidilen bir geziden çok dört nala yapılan bir geziymiş. Valla ben üstündeyken dört nala gidebilecek bir at varsa ben seve seve binerim.

Şehir fırsatında bir daha bu fırsat verilir mi bilmiyorum ama verilirse herkese tavsiye ediyorum. Verilmezse de telefonla Alp Bey’le temasa geçip bir fiyat almakta yarar var. Benim selamımı söylemeyi de unutmayın. Diğer derslerden sonra da deneyimlerimi paylaşmayı düşünüyorum. Buradan bütün at sever doslarıma selam söylüyorum.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 10.0/10 (3 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: +1 (from 1 vote)


Klub Karaoke deneyimi

29.07.2010 at 12:28

Geçen hafta yaşadığım sansür skandalının ardından bir sinirle sitemi kapatmıştım ama daha sonra kız isteme merasimi için benim sitemden yararlanmak isteyen arkadaşımın bilgilere ulaşamaması üzerine sitemi tekrar açmaya karar verdim. Neyse bu açma kapama mevzularını bir kenara bırakarak hemen sizlerle paylaşmak istediğim konuya geleyim.

Dün arkadaşlarla taksimde AkSanat’ın hemen yan sokağında bulunan Klub Karaoke‘ye gittik. Burası adından da anlaşılacağı üzere bir karaoke klub. Bu mekan 2 katlı ve her katında birer büyük salon, ayrıca özel gruplar içinde özel odaları olan bir yer. Oda olarak sanırım bir büyük (17 kişilik) bir de ufak (10 kişilik) odası var. Bu odaları kullanmak için kişi başı 30 TL ödemeniz gerekiyor. Bu fiyata ilk içkiniz dahil. Odaların minimum ve maksimum kişi sayıları var. Örneğin bizim kiraladığımız ufak oda için (hafta içi) 10 kişilik minimum sınır vardı. Bu sınır haftasonu (cuma dahil) 14 kişiye çıkıyor. Bu durumda çarşamba akşamı 8′den 11′e kadar oda kullanım bedeli olarak 10×30 = 300 TL vermeniz gerekiyor. Bu paranın yarısını rezervasyon sırasında diğer yarısını da içeri giriş sırasında yapıyorsunuz. Şirket kendini garantiye almak için girenlerden tek tek para almak yerine bir kişiden kalan paranın tamamını istiyor. Bunun için paraları önceden toplamakta yarar var. İçeride içilen ekstra içkiler için ödeme peşin yapılıyor.

İçeriye girerken kapıda iki tane iri body guard sizi bekliyor oluyor. Ben klub’ın kapısına geldiğimde biraz tırstım açıkcası. Rezervasyon falan derken paraları ödeyip girdik içeri. Küçük oda hemen kapıdan girişte sol tarafta. Oda cidden ufak bir yer ama 10 kişi rahat sığabiliyor. Bu odanın maksimum kapasitesi 17 kişiymiş ama 17 kişi olunduğunda oda ufak gelecektir. Oda içinde ufak sayılabilecek bir LCD ekran, köşede bir bilgisayar, ortada bir masa ve çevresinde dönen bir koltuk ve tabureler bulunuyor.

İçeri girer girmez görevli bilgisayarı nasıl kullanacağınızı anlatıyor. Ben de hemen anlatayım ki meraklı arkadaşlar orada sıkıntı çekmesinler. Şarkı eklemek için “ESC – F2 – ŞARKI NUMARASI – ENTER – ENTER” yapmanız gerekiyor. Çalan şarkıyı geçip bir sonraki şarkıyı başlatmak için “ESC – F3 – 2″ tuşlarına sırayla basmanız gerekiyor. Bunları duvara ufak bir notla yazsalarmış iyi olurmuş. Şarkı listesine birden fazla şarkı ekleyebiliyorsunuz ve sıradaki 6 şarkının adı ekranda sürekli duruyor. Bu şekilde herkes söylemek istediği şarkıyı sıraya koyuyor ve sırası gelince kalkıp söylüyor.

Bilgisayara bağlı 2 tane mikrofonla şarkıları söyleyebiliyorsunuz. Elinizle mikrofonun yanlarını kapatıp, mikrofonu da ağzınıza dayarsanız epey yüksek bir ses elde edebiliyorsunuz. Yoksa türk sanat müziği şarkıcısı gibi mikrofonu uzak tutarsanız pek bir sesiniz çıkmıyor. Hoş ses kalitesi kötü olduğu için ne kadar az ses çıkartırsanız o kadar iyi olabilir. Şarkı sayısı olarak çok idealı bir yer. Yaklaşık 1000 tane Türkçe şarkı hazırlamak kolay iş değil amaaaa şarkıların kalitesi kötü. Sanki piyanis şantör bir amca orgla çalıyormuş izlenimi var. Hoş orada kimsenin süper bir sesi olmadığı için süper bir şarkı beklentisi içinde olunmuyor. Şarkı listesinin bir kısmını bu adreste bulabilirsiniz. Gerçekte bu listedekilerde çok daha fazlası mevcut. Gitmeden önce en azından beğendiğiniz şarkılardan ufak bir liste yaparsanız gittiğinizde şarkı aramak zorunda kalmazsınız.

Tek başına şarkı söylemek hem biraz kastırıcı hem de sıkıcı olduğu için biz kızlar erkekler şeklinde iki grup olarak şarkıları söyledik. Şarkıları normal bir sesle söylemek yerine genelde gaza gelip dana gibi bağıra bağıra söylüyorsunuz. Tabi bu da bir süre sonra sesin çatallaşması ve detoneliğin sınırlarına doğru ilerlemenize neden oluyor. Bir defa bağırmaya başladıktan sonra da insani bir ses tonuna inemediğiniz için dinleyenlere ızdırap dolu dakikalar yaşatıyorsunuz. Şimdiden söyleyeyim çok gaza gelmemekte yarar var.

Büyük salonda söylemek istediğiniz şarkıyı DJ’e verip, seçtiğiniz şarkı çalmaya başladığında, sahneye gelip şarkınızı söylüyorsunuz. Bu sahneye geliş, hazırlık sırada şarkıların başındaki uzuuun intro çalıyor. Bu nedenle şarkıların başındaki introlar çok uzun tutulmuş. Büyük salon için güzel birşey olmasına rağmen, ufak oda için çok kullanışlı değil. Bizim ufacık odada sahneye geçmemiz zaten 10 sn sürüyor. Ondan sonra 1 dk’ya yakın intronun bitmesini bekliyorsunuz. Biraz sıkıcı olmakla birlikte bu süre içinde elinizdeki mikrofonlar çeşitli şaklabanlıklar yapabiliyorsunuz. Biz ara ara hayko gibi bağırmak olsun, ağzımızla ritim yapmak olsun, “ooo bilmemne hanımlarda buradaymış” gibi anonslar yapmak olsun epey eğlendik :)

Ertesi gün ses telleri ve boğazınızdaki kaşınma dışında çok eğlenceli bir akşamdı diyebilirim. 3 saatin hangi arada bittiğini anlamadık bile. 10 kişilik bir grup oluşturabiliyorsanız özel odalara geçmenizi tavsiye ederim. Aksi takdirde büyük salon da çarşamba günü olmasına rağmen epey dolu ve hareketliydi. Orada da çok eğleneceğinizi tahmin ediyorum. Herkese tavsiye ederim.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 8.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: +1 (from 1 vote)

Şehirfırsatı ile Sortie – Cafe de Paris deneyimi

21.07.2010 at 0:28

Eveeeet ne kadar zaman oldu yazmayalı bilmiyorum. En son yazdığım şiirli yazıdan sonra bloğumu duygusal bir blog tadında bırakmıştım. Hemen merak edenlere söyleyeyim şiir yarışmasını kazanamadım. Hoş o yarışmayı kimse kazanamadı. Açıklama olarak birinci olabilecek kimseyi bulamadık hede hödö diyip herkese mansiyon ödülüne benzer bir ödül verdiler. Ama ben size gerçek sebebi söyleyeyim jürideki zamanı kısıtlı hocalar iki bin küsür şiiri okuyacak vakti bulamayınca madem hepsini okumadık o zaman okuduklarımıza eşit bir puan verelim diye vicdanlarını rahatlattıklarını düşünüyorum. Eğer bir yarışma yaptıysan yarışanlar içinde bir birinci seçmen lazım. Yoksa tüm Türk edebiyatını da yarışmaya katarsan, birinciliği türk edebiyatı içinde hak edene verip birincilik ödülünü de varislerine vermen lazım. Yok öyle yağma. Ödülümü verin. Ben o paraylan yemeğe çıkacaktım.

Fırsat düşkünü ve harcıyacak kadar parası olan concon bir kişi olarak güzel bir yerde yemek yiyelim dedim. Ardın da sehirfirsati.com adresinde yayınlanan bir firsattan yararlanarak Sortie – içindeki Cafe de Paris (pağri diye okunuyor) adlı yerden 2 kişilik indirim kuponu aldırdım (ben almadım alanı da söylemem). Bilmeyenler için sehirfirsati.com’u kısaca açıklayayım. Bu site belli şehirlerde bazı firmalar ile anlaşarak fırsat düşkünlerine çeşitli fırsatlar sunuyor. Örneğin bizim aldığımız Cade de Paris (pağrii diye okunuyo) restoranında 110 TL’lik yemeği 50 TL’ye almanızı sağlıyor. Böylece 50 TL vererek bu mekana gidip orada size sunulan menüyü yiyebiliyorsunuz. Yalnız cumartesi günleri gidemiyorsunuz ve gitmeden önce rezervasyon yapmanız gerekiyor.Bir de fırsatların gerçekleşmesi için belli bir sayının üstünde başvuru yapılmış olması gerekiyor. O sayıya ulaşılamazsa fırsattan kimse yararlanamıyor. Hoş bu sortie fırsatını 1500 kişi almıştı, o konuda bir sıkıntı çıkacağını sanmıyorum. Ayrıca fırsatları satınaldıktan bir gün sonra kullanmaya başlıyorsunuz.

Bugün rezervasyonumu yaptırıp gittim. Bu restorana gitmek için önce Sortie’ye girmeniz gerekiyor. Sortie dedikleri yer ortaköy’ü geçtikten sonra 800 metre ileride sağda bir yer. Önünde araba için vale hizmeti olmasına rağmen biz ne kadar ücret alacaklarını bilemediğim için arabayı ortaköy çıkışında bir otoparka koyarak 800 metre kadar yürüdüm. (evet cimriyim :) ) Neyse bu sortie dedikleri yer, içinde birsürü restoranın olduğu bir yer. Denize sıfır olduğu için tüm restoranlarda çok güzel bir manzara var. İçeri girerken rezervasyon istiyorlar. Rezervasyon olmazsa para da alıyor olabilirler. Ayrıca içeride orta kısımda bir pist var sanırım. Biz akşam 7′de gidip 9:30′da çıktığımız için orta kısmın pist olup olmadığını bilmiyoruz.

Cafe De Paris içeri girdikten sonra sol tarafta ağaçların altında bir yer. (resimde yol tarifi yaptım) Restoranda toplasan 30-35 kişilik yer var ve bizim gittiğim gece tüm masalar dolu ve sadece 1 masa şehir fırsatı dışında gelmişti. Onun dışında gelen herkes şehrin fırsatçılarıydı. Paris maris demişler ama değiştirilebilir kağıt masa örtüleri kullanan bir mekandı. Her daim fix bir menüsü olan bir yermiş. Ben gittiğimde de aynı menü vardı; önden salata, sonrasında et veya tavuk ve yanından kırmızı şarap, zaman zaman ortada dolaşan kızarmış patates (sınırsız deniyor) ve en son olarak da dondurma veya parfe. Etlerin sosu güzeldi, hatta çok güzeldi. Manzara güzel olmasa veya başka bir yerde olsa 15 gün içinde batabilecek potansiyele sahip bir restoran aslında. Şehir fırsatı ile anlaşarak çok mantıklı bir iş yapmışlar. En son tüm menü bittikten sonra masaya hesabı getiriyorlar. Hemen korkmayın hesap 0 TL olarak kesilmiş. Ufak bir bahşiş vererek günü sonlandırabiliyorsunuz.

Sortie’den dışarı çıkarken görevli, “araba var mıydı” diye soruyor yok diyince taksi çağırayım diyor. Adama arabayı 800 metre ilerde bıraktım diyemediğiniz için kapı önünde parketmiş lüks arabaların içinden otobüs durağı ararmışcasına süzülüp gidiyorsunuz.

Son ana kadar sehir fırsatının bir pisliği çıkacağını düşündüm ama beklediğim gibi olmadı. Sortie gibi yerleri çok sevmesem da özel bir günde gelinebilecek bir yer. Biz gittik, pişman değilim.

Not: Bu yazıyı bu üçüncü değiştirişim. Yazıyı sanki sadece kendim gitmişim gibi değiştirmeye çalıştım ama gözümden kaçan yerler olmuş olabilir.  Yalnız yapılmamış birşeyi bencilce tek başıma yapmışım gibi yazmak benim tarzım değil ama elim mahkum artık.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: +1 (from 1 vote)

Kaybolan Şiirler

18.03.2010 at 17:17

Bugün ümraniye belediyesinin bir şiir yarışması olduğunu duyunca hemen yıllar önce yazdığım şiirlerimden biri ile yarışmaya katılayım, kazanırsam eşime hediye alırım dedim. Ama aradım taradım şiirlerimi bulamadım. Sonra epey bir kasmadan sonra internetın gizli saklı bir köşesinde şiirlerime ulaşabildim. Hazır bulmuşken bir daha kaybetmeyeyim diye şiirleri bir de buraya yazayım dedim.

Bu birincisi

BIRAKMA BİZİ

İstanbul Yaşlanmışsın,
Rüzgar saçlarını götürmüyor artık,
Kendini ölüme bırakmış, ağlıyorsun.
Bizlerde ağlıyoruz.
Konstantinin şehri,
Fatih’e kucak açan İstanbul
Ölüyor mu yoksa ?
Ölüyor musun İstanbul,
Bizi bırakıyor musun.

Senin kurtulacağını bilsem,
Sana ruhumu bile verirdim ama,
Gözlerimi vermezdim
Çünkü bilirim ki gözlerim,
Seni gördükçe gözlerim beni yeniden yaratacak.

Belki bir rüyadayız.
Fatih’in rüyasındayız belki de
Sabah olacak ve her şey düzelecek.

İşte o zaman,
Çıkacağım Çamlıca’ya
Çamlıca’nın en yüksek yerine
SENİ SEVİYORUM diye bağıracağım, İstanbul
Dağları taşları yırtarcasına bağıracağım,
İstanbul

N’olur bizi bırakma İstanbul
Kadıköy’ü, Levent’i, Taksim’i Beyazıt’ı …
Bizleri bırakma İstanbul,

Belki biz Kadıköy’lu efendileriz
Biz, Beyazıt esnafıyız
Biz, Fatih’li yetimleriz
Belki de Biz, Sarıyer’li gençleriz
Ama biz
Biz senin çocuklarınız İstanbul.
N’olur bizi bırakma,
Aşıkların şehri İstanbul
Bırakma !

Bu ikincisi

Orhan Veli’ye

Denizi ilk defa gördüğümde,
Senin sözlerin geldi aklıma,
Şaşırma demiştin.

Aylardan Nisan’dı.
Deliler gibi aşıktım,
Şiir yazıyordum tipki senin gibi…

Hala, onu gördüğümde…
Gelecek diyorum kendi kendime,
Hem de öyle bir havada gelecek ki
Vazgeçmek mümkün olmayacak.

Biliyorum, ne zaman güneş dogmadan,
Kalkmış olsan,
Duygulu olsan,
Ağlıyor olsan,
Hissediyorum gözyaşlarını,
Silmek geliyor içimden.

Denizi seviyorum,
Deniz özgürlüktür.
Hayat zor mu geliyor,
Biri kafanı mı bozdu,
Akşam ekmek mi alınacak;
Paran mı yok!
Ayakkabın mı yırtılmış,
Yıllardır giydiğin, pantalonun mu eskimiş ?
Boş ver, yanlızca bir deniz düşle.

(ve) Bırak,
Karınca ne kadar ses çıkartırsa çıkartsın,
yiyecek taşırken yuvasina.
Bırak taşın ağaçta kalsın,
Bırak İstanbul’u kim dinlerse dinlesin.
Burda herşeyi anlatabilirsin.
Epeyce yakınsın
Alnının sıcaklığını
Kalbinin atışlarını duyabiliyorum,
mısralarında,
Bırak onlar anlamasın.
Ben anlıyorum ya yetmez mi !?

Bu da sonuncusu

Karanlık, Mavi ve Deniz

Karanlık siyah olmak zorunda,
Mavi olsaydı deniz olurdu
Deniz olsaydi güzel olurdu

Karanlık siyah olmak zorunda…

hepi topu bu işte :)

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 9.3/10 (3 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: -1 (from 1 vote)

Uzak

02.03.2010 at 1:58

Geçen gün 31. yaşıma girdim. Artık kendimi yaşlı hissetmek için geçerli bir sebebim var. 35 yaşıma geldiğimde ortasında olacak mıyım, yoksa yeditepe istanbul dizisindeki emre kınay’ın dediği gibi kenarında mı olacağım bilmiyorum ama şu anda hayatımı tarif eden tek kelime “uzak”, herşeye çok uzağım veya kendimi uzak hissediyorum. Hayatıma, gençliğime, yıldızlara, evime, karıma herşeye uzağım. Bir tek günün 18 saati durdu mu kalktı mı diye baktığım SDPx server’ına yakınım.

Nazım Hikmet’in memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak dediği yerdeyim. Hatta onun bunları söylediği yerden daha güzel bir yerde, daha güzel bir yaştayım ama hepsine onun kadar uzağım.

31. yaşım vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

  • Yaşlandıkça önceden ufak olsun basit olsun, işlevli olsun diye düşündüğüm şeyler yerine, gösterişli olsun, karizmatik olsun gibi düşünceler aldı. Doğum günümden 1 gün öncesine kadar Hyundai Getz benim için ideal bir arabayken şimdi koca adam olduk getz’e mi binecem modundayım. Azaldıkça değerleniyor hayatım. Deniz gören bir ev istiyorum, Sarışın kepçe kulaklı bir kızım, dişlek bir oğlum olsun istiyorum.
  • Geçen belarusta arkadaşlarla bir konsere gittik. Konser dediğime bakmayın tiyatro salonundaki pop müzik konsere ne denirse öyle bir konserdi. Klasik müzik konseri gibi izledik. Konserde bir terbiyesizlik yapıp adamın korsan mp3′lerini internetten indirdim. Hatta abartım önce Türkiye’deki evdeki bilgisayara bağlanıp download’u o bilgisayara yaptım. Dinlemek için yapmadım, çünkü şarkılarını beğenmedim ama pislik olsun :)
  • Eurovizyonda eğer belarus’un grubunun söyleyeceği şarkı için oylama yaparlarsa önce en kötü şarkıya oy verip eurovizyona kötü bir şarkıyla gitmelerini destekleyip daha sonra yarışmada Türkiye’ye oy verip 2 defa pislik yapmış olacağım.
  • Neden mi Belarus’a pislik yapıyorum, çünkü ben ne zaman “aha bahar geldi, kış bitti artık olm” desem peşinden lapa lapa kar yağıyor. Cemre düştü dedik anlatamadık. Elimi “canım abicim” der gibi yapıp cemre düştü hadi ısın canım abicim diyorum akşamları ama inadına yapar gibi sabah karla uyanıyorum. Ben kendimi baharın gelmesine o kadar alıştırdım ki geceleri camı sonuna kadar açıyorum, içliği falan çıkarttım, atkı bile takmıyorum. Bir iki dün böyle devam edip üşüdüğümü anlayınca atkı ve şapkamı yanıma almaya başladım. İnadına cam açık yatmaya devam ediyorum. Hoş aslında inattan çok temiz hava ile yorgan altında bebekler gibi uyuyorum. Ama bu olayın en zor yanı yataktan çıkmak. Çünkü sabah ayazında yorganın altında kolumu çıkarttığımda kolum soğuktan yanmaya başlıyor. Bunun da çözümünü buldum gibi. Yataktan yılan gibi çıkıp hızla camı kapatıp odadan şimşek hızıyla salona atıyorum kendimi. Salon yatak odasına göre çok daha sıcak olduğu için bir anda kendime geliyorum.
  • Uydu antenime nazar deydi. Belki cemre benim antene düşmüştür, çünkü artık hiç bir kanalı çekmiyor. Bir anda oldu. 3 gündür rus kanallarını izliyorum ama pek keyif almıyorum. İnsan türkçe birşeyler arıyor.
  • Evdeki 256 K’lık internetimle yabancı dizileri izlemeye çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü cidden çalışıyorum. 15 dk bekle 5 dk izle şeklinde ilerliyor izleyişlerim. Ben bu hallere düşecek adam mıydım. 31 yaşıma geldim halen 256 K internet ile sürünüyorum. Türkiyede 10 MBit internet var burada 256 K. Adaletin bu mu belarus.
  • Bizim burada bahar geldi dediğimizde yağan kar istanbulda kara kışta yağmamıştır. Neymiş efendim bahar gelmiş. Cemrenin rusçası neyse artık onun düşmesini bekliyoruz.
  • Ağrı diye kent olması ne garip di mi? Ağrı, sızı gibi. Ağrı dağı da ilginçmiş. Hüzün diye de bir şehir olsa ya. Memleket nire diye soranlara “Hüzünlüyüm” derdim :) “Ağrılıyım” çok olmuyor. Çünkü ağrılı olan bir insan ağrım var diyor genelde. “Hüzünlüyüm” güzel bence. Buradan yetkililere sesleniyorum. Ama uzak olduğum için kimse duymayacak.
  • Ucuz rus şampanyalarından aldım ama mantarını patlatmaya korktuğum için epeydir duruyor dolapta. Aslında öyle devasa bir patlaması olmuyor ama şişeyi görünce mantar patlayacak yüzüme gözüme gelecekmiş gibi hayallere dalıyorum.
  • Orhan Veri biraz daha yaşasaymış Ümit Yaşar Oğuzcan kadar iyi bir şair olurmuş diye bir cümle kurmak istiyorum. Ben ki Orhan Veli şiirlerini çok seven biriyim, Ümit Yaşar’ın Orhan Veliden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Aslında çok daha iyi demeyelim. Biri kısacık hayatında bomba gibi şiirler yazmış, biri uzun ömründe bir sürü şiir yazmış ve içindeki bomba gibi şiirler Orhan Veli’nin toplam bomba gibi şiir sayısından çok daha fazla.
  • Can yücel’in maillerde gelen şiirleri dışında nasıl şiirleri var diye gittim 2 tane kitabını aldım. Ya şiirler tırt, ya da ben o şiirleri okuyamıyacak kadar tırtım. Hoş adamın kendi sesinden şiirlerini de dinledim ama pek bir kıpırtı olmadı içimde. Şimdi böyle dedim diye mail forward eden adamlar beni topa tutabilirler ama öyle gözüm kapalı ahkam kesmiyorum. Aldım şiir kitabını okudum. Ama yok yani. Napayım. Aynı duyguları Özdemir Asaf için de besliyorum. Olmamış kusura bakmayın. Tüm şiirlerini okudun mu, yok okumadım ama belki klasik olacak ama okuduklarım bana yetti diyecem. Hoş Can Yücel’i okumaya devam ederim ama Ümit Yaşar gibi bir şairin kitabı varken neden Can Yücel okuyayım ki. Hoş Ümit Yaşarın da tırt şiirleri var ama 10 yüz bin tane şiirden illaki güzel olan 1 tane bulabiliyor insan. Okuduğum her 10 şiirden en az 2 tanesini beğeniyorum. Beğendiğim şiirlerin sayfalarının kenarlarını kıvırıyorum. Artık kıvrık sayfalardan kitapın kenarları iyice kalınlaştı.
  • Ben herşeyden biraz bilen adamım. Hiçbirşeyi derinlemesine öğrenmeden hep neyi nerden yapabileceğimi bilerek, gerektiğinde kasa kasa yapan biriyim. Bir de bilmediğim birşeyi böyledir diyemem, böyle olabilir, sanırım böyle, büyük olasılıkla böyle ama bir bakalım, dur ben bi bakayım gibi yuvarlak kelimeler söylerim. Yoksa evet öyledir de gitsin, sonra değilmiş dersin di mi.
  • Spartacus diye bir dizi izlemeye başladım. Pek kanlı bir dizi. Ama güzel. Konu bildik, asker köle oluyor, gladyatör oluyor falan.
  • Geçen konsere gittik dedim ya, şarkı söyleyen adam Geniş ailedeki ulviye benziyordu. Ki ulvi çok ezik bir karakterdi, adamın yaptığı hareketleri ulvi karakterine yakıştıramadım. Buradan KanalD’yi de kınıyorum ama malumunuz uzaktayım.
  • Bizim şirkette işe yeni girenlerin isimlerini google’dan aratıp kimmiş neymiş bakıyorum. Uzaktayım ama halen meraklıyım.
  • Wii’ye Divx player kurdum, televizyonda film izliyorum. Kumandayı bilgisayarın yanına koyarken yanlışlıkla pause tuşuna basmışım. Tam da adamın düşünceli olduğu bir sahneye gelmiş, öyle 1-2 dk bekledim adam düşüncesini bitirsin de filme devam etsin diye.
  • Buradan uzaktaki akrabalarıma sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Karımın da yanaklarından öpüyorum.
  • Arabalara bakarken arkadaş 2 kişilik spor bir araba gösterdi, bir defa yolda görmüş ağzım acık bakmıştım, şimdi alabileceğim bir fiyatta olduğunu görünce yine ağzımın suyu aktı ama 31 yaşına gelmiş adamın böyle bir araba alması bizde hoş karşılanmaz. 30′undan sonra azdı derler valla. Hoş o laf kırkından sonra azdı şeklinde sanırım. Yani bu yaşta azarsam kimse birşey demez.
  • Makarna yer yatarım ne acı bir laftır. Bu aralar çok kullanıyorum. Arkadaş soruyor doğum gününü nerde kutlayacaksın diye, yok diyorum evde makarna yapacam bu akşam, makarnamı yer yatarım muhtemelen. Cidden böyle biri olsaydım acırdım kendime, o ben daha kötü bir haldeyim makarna yiyip yatmak yerine ekmek arası eski kaşar koyup onu yiyorum. Makarna yine sıcak yemek, ekmek arası eski kaşar ne ya. Öğrenci evinden beter oldum valla. Ekmek arası eski kaşar, gazoz niyetine de gazı kaçmış şampanya, son kullanma tarihi geçmiş havyar eşliğinde.
  • Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak? cevap veriyorum yıldızlar. Hoş yıldızlara birşekilde gidebilirsin, memlekete de gidebilirsin ama gençliğine gidemezsin. O zaman gençliğim diyorum. Ama mesela memlekete girmene izin vermeseler ve sen kanunlara saygılı biri olsan, o durumda yıldızlarda memleketten daha erişilebilir, yani bir nevi yakın olur.
  • Bir de başka bir şairin bir şiiri varmış. Gavur göklerde, gavur yıldızlar çıkar gibi birşey. İşte ben o gavur yıldızlara da çok uzağım.
  • Aha bu da o şarkıcının resimi, allaşkına siz söyleyin benzemiyor mu? Kanal D, sana soruyorum, benzemiyor mu?

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 6.0/10 (2 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: +1 (from 1 vote)

Borçları temizliyorum

08.02.2010 at 3:20

Bu başlığı atarken biraz düşündüm açıkcası. Çünkü sadece başlığı okuyan tanıdığım biri “aaa borcu varmış” falan der dedim ama zaten yazının ilk cümlesini bile okumadan yorum yapacak bir tanıdığım varsa acısın :) Hoş bu ilk cümleyi okuduktan sonra “borcu yokmuş borç isteyeyim” diye düşünen varsa o da çok heveslenmesin.

Neyse, televizyonun sesini kısıp hemen konuma dönüyorum. Şimdi efendim benim Aylin’e 12 TL borcum var. Tam 12 olmayabilir. 10 TL’de olabilir emin değilim. Hoş şimdiye kadar arayıp sıkıştırmadı, sağolsun. Ama bu borçla da yaşamak istemiyorum. Aynı şekilde Irem’e de borcum var. Leman’a var mı emin değilim, ama Özlem’e de biraz var sanırım. Eşim Özlem’e değil(hoş eşime de dini nikah sırasında katekulliye gelip yüklüce borçlandım ya, neyse. Ona az bile :) ). Buradan benim kızlardan ufak ufak para tırtıkladığımı düşünenleri eshefle kınıyorum. Ayrıca bu kadar kızla münasebetim olmasına da tepki verenleri de kınıyorum. Anlayıp dinlemeden yorum yapmayalım lütfen.

Alakasız resimHemen geyiği bırakıp bu borçlu olduğum kişilerin, Aylin Aslım, Özlem Tekin, Leman Sam ve İrem (soyismini bilmiyorum, hayalet sevgilimi söyleyen kız işte) olduğunu söyliyeyim. Ben bunların albümlerini çekmiştim teee bir zamanlar, onunçin kendilerine borçlu hissediyorum.Hoş hepi topu bu kadarcık mı mp3 çektin derseniz, elbette bu kadar değil ama Türklerde sevip dinlediklerim bu kadar. Gerisi meraktan çekip sonra unutup gittiğim şarkılar.

Benim korsan mp3 olayındaki dürüstlük anlayışım şu şekilde. Ben öyle radyo dinleyen biri değilim, hoş burada türk radyolarını dinlemek için şirketin band genişliğini sömürmek gerekiyor. Hoş sömüren arkadaşlar var ama zaten yavaş olan interneti daha yavaşlatmanın anlamı yok. Hele mesai saatleri içinde, di mi Rahim :)

Neyse, ben ordan burdan rasgele dinleyip beğendiğim bir şarkı olunca acaba bu sanatçının başka şarkıları da güzel midir diyerek mp3′lerini çekiyorum. Sonra 1-2 hafta şarkıları dinleyip beğenip beğenmediğime karar veriyorum. Mesela Aylin Aslım örneğinde o şekilde oldu. Okan Bayülgen’in programında gördüm ve şarkılarını beğendim. Hoş aslında kızın izleyici sözlükçü çocuklara verdiği cevaplar hoşuma gitmişti. Alla Allah dedim. Bir çekelim dinleyelim. Hemen türk torrent sitelerinden ufak bir aramayla mp3′leri indirdim. Cep telefonuma koydum ve dinledim. Başlarda ehh işte diyordum ama sonra hoşuma gitmeye başladı. Dün yine okan bayülgen’de görünce heh dedim benim bu kıza borcum vardı. Hoş ödemiş değilim ama borcum borç.

Aynı şekilde İrem’in de Hayalet Sevgilim albümü de en çok dinlediğim albümlerden biri. Çok güzel mi tartışılır ama eski şirkette çalışırken akşam çalışmak zorunda kaldığım zaman hayalet sevgilim şarkısını döndüre döndüre dinliyordum. Şimdiii, müzik zevkimi hayalet sevgilimle sınırlamak istemiyorum. Jaz dinlerim, klasik müzik dinlerim :) Entelim dantelim :) Hayalet sevgilim bana terapi müziği gibi geliyor. Onu dinlerken daha kolay kod yazabiliyorum. Onun için İrem’e de o albümü için borçluyum.

Leman Sam’a borçlu muyum bilmiyorum. Onun da şarkılarını geçen indirdim ama o şarkıları Leman Sam kimmiş tanımak için indirdim.(Leman Sam’la Zuhal Olcay’ı karıştıran biri olarak o mp3′leri çekmek zorundaydım :) ) Eğitim amaçlı diyebiliriz. Şarkıları güzel, hatta 1-2 şarkısını sevdiğim şarkılar kategorisine aldım ama o kadar çok şarkı için borçlanmak yerine dinlememeyi tercih ederim. Bir de çok eski şarkıları yıllar sonra çekince borçlanma olmaması lazım bence. Sonuçta o şarkılardan şu anda bir gelir beklentisi olmaması lazım. Onun için Leman kusura bakmasın, borçluysam da ödemeyeceğim. Hoş borçluysam illaki bir şekilde öderim ya, para ile ödemeyi düşünmüyorum en azından. Bir şekilde çıkar aheste aheste.

Özlem Tekin’in de çok şarkısını dinlemişimdir. Ödemeye kalksam altından kalkamam onun için kendisiyle eski şarkılarını çok dinlememek kaydıyla bir borç affı yapmayı düşünüyorum. Son albümü için çalışmalarım da devam ediyor. Yine sanırım okan bayülgen’in programında görmüştüm kendisini. Şarkılarını ve kendisini seviyorum Özlem Tekin’in. Son albümünü internetten çekip bile bile borçlanmayı kendime yediremedim. Onun için gideyim alayım albümü de içim rahat etsin demiştim.

Önce fan sitelerine girdim, belki nerden satınalabilirim diye bir link vardır diye ama bulamadım. Sonra internette arattım yine çok birşey bulamadım. Bir blog sitesinde CD’nin alınabileceği bir link buldum, sonra başka bir sitede de mp3 satın alabileceğim bir yer buldum. 12 Şarkı 12 TL demişler. Aynı şekilde CD de aynı fiyat. Yurt dışında olduğum için CD almayayım dedim. mp3 alayım telefonuma koyar mutlu mesut dinlerim dedim. Bu durumda mp3 alacaktım. Sonra dedim, bu adamlar bu mp3′leri tek tek de satıyorlar. O zaman hepsini almak zorunda değilim. Dedim içlerinden güzellerini seçeyim ucuza gelsin. Demoları dinledim, birşey anlayamadım. İnsanların güzel dediği 3-4 tanesini çeksem belki ben diğerlerini daha çok sevecem diye işgillendim. Dedim tamam hepsini alıyorum. Tam alacaktım, ya dedim bu adamlar şimdi yok yasal mp3 yapacaz, yok kopyalanmasın, yok yazılmasın diye bir sürü atraksiyon yapmışlardır diye içim bir burkuldu. Hemen peşinden de ya dedim 12 TL vereceksem CD alırım. Hem elimde birşey olur, gerekirse arabada da dinlerim dedim. CD’den mp3 yaparım ben ne olacak ki. Hatta CD alırım, mp3′ü de internetten çekerim.

CD’si elimdeyken mp3′ünü çekmek de yasak mıdır acaba? Bence yasak olmaması lazım. Ayrıca bence mp3′lerin CD’den daha ucuz olması lazım. Sonuçta ortada bir CD ve dağıtım masrafı var. Ayrıca satıcının da kazancı var. Ama mp3′de sadece server maliyeti var, ki korsanlar da aynı maliyeti karşılayabiliyorsa çok büyük sorun olmaması lazım. Tabii satıcını kazancı mp3 satışında da olması lazım ama reklamdan ondan bundan para kazanıp kullanıcıya daha ucuza hizmet vermek mümkün ama nedense kimsenin işine gelmiyor. (bakınız biletix hizmet bedeli)

Şu anda ttnet’in korsan mp3 çekenleri 2 defa uyaracağı, 3. uyarıda adsl’lerini kapatacağından bahsediliyor. Çok mümkün olabilecek birşey değil ama şu şekilde yapabilirler, mesela polislerin açtığı emule veya torrent sitelerinden download yapıldığında mp3′ün indirildiği gerçekten kanıtlanabilir veya internetten doğrudan çekilen mp3 dosyaları varsa dns kayıtlarından ya da proxy kayıtlarından bilgi toplamak da mümkün. Çözüm olarak da şifreli dosyalar çekmek ve güvenilir kaynakları kullanmak da mümkün. Bunun yanında internet trafiğinizi şifrelemek ve tüm işlemler yurt dışından bir yerden yapılıyormuş gibi göstermek de mümkün. Bu durumlarda yapabilecek çok birşeyleri olacağını sanmıyorum. Ama böyle yasaklar koymak, korkutmak yıldırmak yerine müzik yapımcılarının daha radikal yöntemlere gitmeleri gerekiyor bence. Korsan CD ve Korsan DVD olduğu sürece böyle yasakların bir işe yarayacağını sanmıyorum.

Bizim özgürlükçü mail gruplarında bir süredir özgür müzik, açık müzik gibi terimler tartışılıyor. Ücretsiz, herkesin ulaşabileceği müziklerden de para kazanılabilir. Zardanadam yaşayabiliyorsa bu mümkün bence. Ayrıca ben 12 TL olan borcumu doğrudan Aylin Aslım’a vermek istiyorum. O nereye istiyorsa versin. Şu anda borcumu ödemek istediğimde %15′i onun cebine girmiyordur eminim. Yıllardır söylerim yine söylüyorum, bu borcum olan elemanlar sitelerinde bağış linkleri koysalar 12 TL değil 20 TL bile veririm.

Son olarak az önce Yonca Lodi’ye “Haksızlık Değil mi?” adlı şarkısı için borçlandığımı üzüntüyle belirtmek istiyorum. Canım ailem dizisinde dinledim, güzel bir şarkı. Bakalım 2 haftam var. Halen borçlanmış sayılmam.

En son olarak http://www.jamendo.com sitesini ziyaret edin diyorum. Free ve Legal müzik sitesi. Dinlemek ve indirmek bedava, ama bir yerde kullanacaksanız izin almanız veya parasını ödemeniz gerekiyor. Paralar kullanacağınız yere göre değişiyor. Müziğin yapımcısı ile anlaşmanız gerekiyor.

Not: Yazıyı bir daha okuduğumda, biri benim birşeyimi çalıp, 2 hafta kullanacam 2 hafta sonra geri vermezsem çalmış olurum, yoksa çalmış sayılmam dese ne derim bilmiyorum. Sanırım mp3′e para vermek biraz kültür meselesi ve bizim o kültür seviyesine gelebilmemiz için biraz daha vakit geçmesi lazım. Ben bile para vermemek için sürekli mazeret buluyorsam, epey bir vakit geçmesi lazım.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 5.5/10 (4 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: -1 (from 3 votes)

Buz Pateni Deneyimlerim

13.01.2010 at 4:37

Size buz pateninde doğal bir yeteneğe sahip olduğumu daha önce söylememiştim sanırım. Aslında bloguma buz pateni yapmaya başladığımı da yazmamış olabilirim. Evet buz pateni yapıyorum ve bu konuda doğal bir yeteneğim olduğunu kabul etmek zorundayım :) Şimdi bu yazıyı 5-6 sene önce benim roller blade’e binmeye çalışışımı izleyen değerli arkadaşım ozan okuduğu zaman bana hak verecektir. O zamanlar doğal bir yeteneğim olduğunu anlayamayışımın sebebi 5 TL’ye arkadaşımdan aldığım uyduruk patenlerden dolayı olabilir. Hoş o paranın da bir kısmını ödememiş olmamın da etkisi olabilir. O zamanki deneyimimde ayakta kaldığım süre yerde olduğum süreden çok daha kısaydı. Hatta yere doğru kat ettiğim mesafe ileriye doğru kat ettiğim mesafeden daha fazla da olabilir. Ama bu benim buz pateninde doğal bir yeteneğim olduğu gerçeğini değiştirmez.

Şimdi efendim olay şu şekilde başlıyor. Belarusdaki asosyal hayatımı bir nebze de olsun neşelendirmek için gittiğimiz bir carting pisti vardı. Bir gün bu pistin yerinde buz pateni pisti açıldığını gördüm. Hemen son model telefonumdan yerin fotoğraflarını çekip bularusdaki hayatları nispeten benden daha sosyal olan arkadaşlarıma gönderdim. Onların da gaza gelmesiyle bu işe başlamaya karar verdik. Ne kötüdür ki bu sosyal arkadaşlardan biri o sırada istanbul’da tatildeydi diğeri ise (Alptekin olan) buz pateni aktivitesini satacak kadar sosyal biriydi. Allahtan şirketteki Rus arkadaşlardan biri benimle patene gelecek kadar gaza geldi.

Neyse belaruscuğumda paten kirası 5000 ruble. Yani 3 TL. 1 saatlik kayma seansı da 5.000 ruble. Hepi topu 6 YTL’ye 1 saat babalar gibi kayabiliyorsun. Ben ilk gün pür dikkat buzun üstünde ayakta durmaya çalışırken, benim gibi ilk defa kayan rus arkadaş fıtı fıtı kaymaya başladı ve bir süre sonra pistte tur atarak yanıma geldi. Hatta eleman bir süre sonra bana göre 10 kat fazla olan kayma hızını bir 10 kat daha arttırdı. Ama kaplumbağa ve davşan hikayesinde olduğu gibi ben yılmadan azimle ilerlemeye çalıştım ve bir süre sonra ayaklarımı V şeklinde açarak ilerlemeyi başardım. O gün 2 defa düştüm. Ama ikinci düşüşüm çok sağlam oldu.

Zamanla buz pateninin aslında motosiklet kullanmaya çok benzediğini fark ettim. Aslında tüm denge olayları birbirine benziyor. Genelde hepsinde nereye bakarsan oraya gidersin kuralı geçerli oluyor. Buz pateni de onlardan biri. Çok bariz bir şekilde nereye bakarsan oraya gidiyorsun. Tabi bu kural genel bir dengeyi sağladıktan sonra geçerli. Yoksa beynin ilk yaptığı iş buzun kayganlığını düşünmeden normal zemindeymiş gibi davranmak oluyor. Tabi böyle olunca geri geri koşar gibi bacakları ileri geri yapıp kase üzeri düşmek veya daha kötüsü bu hereketi ileri doğru yapıp diz üstü düşmek işten bile olmuyor. Tabi youtube sağolsun temel bazı hareketleri gösteren videoları izleyince nasıl ayakta ve dengede kalacağınızı öğreniyorsunuz. Siz hiiç yorulmayın  ben hemen anlatıyorum.

Şimdi efendim yavaş yavaş ilerliyorsunuz diyelim, bir anda göz hizanıza güzel bir hatun geldi (ki ilk zamanlar beyin dengede durmak için konsantre olduğundan önünüze çıkan bir hatuna ister istemez kilitlenebiliyorsunuz. Ayrıca sürekli ileriye ve yere bakıyor olmanız da cabası) veya hemen önünüzde biri yere düştü diyelim. Bütün dengeniz bozuldu ve paniklediniz. Bu durumda yapmanız gereken şey çok basit. Ama bunu anlatmak o kadar basit olmayabilir tabi. Şimdi efendim. İki bacağınızı birleştiriyorsunuz ve hafif dizleri büküp eğiliyorsunuz. Vucudunuz da hafif öne eğiliyor. Çok sıkışmış bir kişinin kirli bir tuvalette yapılabileceği bir hareket gibi düşünebilirsiniz. İşte dengeyi kaybettiğiniz an bu hareketi yapıyorsunuz ve ellerinizi de dizlerinize koyuyorsunuz. İlk başlarda bu hareketi yaptığınızda kısmet nereyeyse oraya yönleniyorsunuz ama bir süre sonra nereye bakarsan oraya gidersin kuralı gereği tuvalet pozisyonundayken gitmek istediğiniz yere bakarak oraya doğru yönlenebiliyorsunuz.

İlk zamanlar düşmekten de korkulduğu için düşmemek için her türlü şaklabanlığı yapmak serbest. Buna yandaki kıza tutunup onu düşürmek de dahil. Hoş ben doğal bir yetenek olduğum için buna hiç gerek duymadım ama bu şekilde kızlarla arkadaşlık kurmaya çalışan bazı Türkler de gördüm. Kızların bu harekete karşı tavırları genelde olumsuz yönde oluyor, şimdiden söyliyeyim. İçi fesatlar için buradan bir defa daha tekrar etmem gerekirse ben yapmadım yapan Türkleri gözlemledim. Bir yanlış anlaşılma olmasın.

Neyse lafı fazla uzatmadan doğal yetenek olduğumu anladığım güne geleyim. Ama ondan önce Türkiye’de aldığım buz pateni derslerini anlatmam gerekiyor. Zira doğal yetenek olmamı o derslere borçluyum. Bizim hanımköy olan bakırköyde galeriyada yıllardır bir buz pisti vardır. Hep görmüşümdür ama bir türlü cesaret edipte içine girememişimdir. Tabi bunda roller blade’ki doğal yeteneksizliğimin de etkisi var. Vucut otomatikman böyle aktiviteleri reddediyor sanırım. Sonuçta yaşamak doğal bir içgüdü. Neyse bir de genelde yaşlı kadınların ufak çocukları ile dolu bir pist olduğu için çocuklardan birinin üzerlerine düştüğümde kötü sonuçlar çıkartabileceğim için de buz patenine mesafeli davranmıştım. Ama bu sefer, az da olsa kayıyor olmanın verdiği gazla ve 3 aydır anca ileriye doğru kaymayı öğrenebilmiş olmamın da etkisiyle özel ders almaya karar verdim. Galeriyadaki pist buradaki pistin 3′te biri kadar ya var ya yok. Buna karşılık paten + pist kirası buradakinin neredeyse 3 katı. 1 saatlik özel ders 1 kişi için herşey dahil 30 TL. Eğer özel dolap alacaksınız 1 saatlik dolap kirası 1 TL. Bunu da ayrıca vermeniz gerekiyor.

İlk önce murat hoca’dan ders aldım. Kendisine belarus’da çalıştığımı ve akşamları kaymaya gittiğimi söyledim. Birlikte ufacık pistte 1-2 tur attıktan sonra hoca bendeki cevreri anlamış olacak ki dengemin güzel olduğunu söyledi. (Duy bunları ozan). Sonra ileri kayma dışındaki diğer temel hareketleri gösterdi. Mesela durma. Ayakları ters V harfi yapıp daha sonra yanlara doğru itmek gerekiyor. Daha sonra sağa sola dönüşleri çalıştık. Hoca bakışlardan çok omuzların gidilecek yönü göstermesi gerektiğini söyledi. Daha sonra tek ayak üstünde bir süre gitme, hatta tek ayak üstünde dönüş yapma işlemlerini yaptık. Ardından hoca geri geri gitmeyi gösterdi. Bu hareket için de ters V harfi yapmak ve parmak uçlarına ağırlık vermek gerekiyor. Belirli bir ritmi tutturduktan sonra çok hızlı bir şekilde geriye kayabiliyorsunuz. Geri geri kaymak dışadan bakıldığında çok havalı duruyor. Hoş benim yapabildiğim kadarı havalı durmaktan çok kıçını sallayan gergedana benziyor ama o gergeden bir gün geri geri kayıyor olacak.

Son olarak pek artistlik olan sola dönüşlerde sağ ayağın sol ayağın soluna koyulmak suretiyle yürümeye benzer bir hareket yapmaya geldi. Bu hareket sayesinde çok hızlı ve kontrollü dönüşler yapılabiliyor. Anladığım kadarıyla buz pateninin en temel hareketlerinden biri. Bu hareketi yapabilmek için önce tek ayak üzerinde bir süre kaymayı çalışmak gerekiyor. Daha sonra bu hareketi durduğunuz yerde yan yan yürür gibi yapmanız gerekiyor. Bu hareketi kaygan bir pistte yapmak zor ama zamanla alışılıyor. Bu hareket sırasında hoca patenlerin birinin dışına diğerinin içine basacaksın gibi benim o sırada anlayamadığım bir şey de söylemişti.

Neyse bugün belarus’da paten yapmaya gittim (sosyal arkadaşlar yine sattı). Önce meydanlardaki beleş buz pistlerinde bir iki deneme yaptım. Ama zemin diğer piste göre tırtıklı olduğu için pek keyif alamadım. Daha sonra cillop yüzeyli piste gidip o artistlik dönme işini çalıştım. Yaklaşık 30 dakikalık dönmeden sonra hocanın içe basacaksın, dışa basacaksın muhabbetini anladım. Olay şu şekilde. Bu patenlerin altında bir demir bulunuyor. Genelde o demirin bıçak gibi keskin olduğu düşünülür ama öyle değil daha çok bıcağın arkasındaki keskin olmayan taraf gibi. Normalde düz kayışlarda bu metalın ortasındaki düz kısım kullanılıyor. Ama zamanla hız arttıkça patenin sağ veya sol köşelerini de kullanmaya başlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla patenin sağ yanına basınca sağa doğru sol tarafına yatınca da sola doğru gitmeye başlıyorsunuz. Slalom yapmak için ayakları sağa sola çevirmek yerine patenlerin sağ ve sol yanlarına basmak daha etkili oluyor. İşte  bu şekilde patenin sol yanına yatmışken sağ ayağı sol ayağın dışına koyup pek artistlik bir hareket yapabiliyorsunuz.

Eee olayın doğal yetenek kısmı nerde diye sorabilirsiniz. Kardeşim 2 ders alarak daha ilk günden artistlik dönüşler yapıyorum. Üstelik 4-5 defa düşmeme rağmen bir yerimi incitmeden kayıyorum. Daha ne olsun.

Peeeh bu da kendini birşey sanıyor diyenleri pistlerde görmek isterim. Geri geri dönmeyi keşfettiğim gün hiçbirinizi tanımam şimdiden söyliyeyim.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 10.0/10 (3 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 0 (from 4 votes)

Google Wave

10.12.2009 at 20:19

Google wave nedir?

Google wave google’ın e-mail’e alternatif olarak çıkarttığı yeni bir sistem. Şu anda halen test aşamasında olup son kullanıcıya açılmamış bir sistem ama şimdiden binlerce kullanıcısı var.

E-mailden farklı olarak, e-maildeki gibi kişiden kişiye dolaşan ve kimin gerçekte ne yazıp ne yazmadığının hiç bir kanıtı olmayan bir sistem yerine herşeyin merkezi olduğu, kimin ne zaman ne yaptığı ispatlanabileceği, adım adım yapılan değişikliklerin takip edilebileceği ve kolaylıkla paylaştırılabilen bir sistem yapmışlar.

Örneğin bu yazdığım wave’i tüm wave üyeleri ile paylaşmak için wave’i görebilecek kişiler içine özel bir adresi eklemem yeterli. Böylece tüm wave kullanıcıları benim bu yazdığım yazıyı görebilecek, hatta değiştirebilecekler. Üstüne üstlük bu yazıyı ufak bir script ile kendi web siteme koyabileceğim ve hatta yine wave kullanıcıları benim web sitemdeki bu yazıyı okuyabilecek, yorum yazabilecek hatta benim yazımı değiştirebilecekler. Tabi tüm bunlar belli güvenlik ayarları çerçevesinde olacak. Sistem henüz test aşamasında olduğu için bazı güvenlik ayarları henüz bitirilmemiş.

Bu sistemin diğer bir kullanımı da ortak döküman hazırlamak. Örneğin bunun gibi bir yazıyı, yazıyı paylaşak herkes aynı anda değiştirebiliyor. Hatta değiştirirken harf harf değişiklikleri de görebiliyorsunuz. Örneğin bu şekli ile şirketler içinde bilgi paylaşımı için kullanılabilir. Öyle güzel ki diyelim şirkete yeni biri girdi, hemen ona bir wave hesabı açıyorsunuz ve mevcut dökümanları o kişi ile de paylaşıyorsunuz. Böylece yeni gelen eleman ister dökümanın son halini isterse de adım adım ilk halinden son haline gelene kadar nelerin değiştiğini takip edebilir.

Aynı şekilde toplantı tutanağı tutmak için de güzel bir araç. Diyelik 5 kişisiniz ve bir kişi yazıcı. Hemen bir wave açıyorsunuz ve toplantıya katılan 5 kişi wave’e ekliyorsunuz. Daha sonra toplantıda yazıcı olan kişi wave’e yazmaya başlıyor. Diğer 5 kişi yazılanları aynı anda görebiliyorlar. Hatta yazılanlara ekleme yapabiliyor veya değişiklik yapabliyorlar. Yine toplantı sonrasında bu notlara erişmek isteyen bir kişiyi de wave’e ekleyebilir ve o kişinin adım adım yazılanları okumasını sağlayabilirsiniz.

Bir başka kullanım amacı da uzaktan beyin fırtınası yapmak. Yukarıda anlattıklarıma çok benzer bir şekilde bir wave açıp insanları bu wave’e dahil edip aynı anda fikirleri beyan etmeye dayalı bir fikir.

Hadi bunu da geçtim. Diyelim ki çok sıkılıyorsunuz ve arkadaşlarınızla oyun oynamak istiyorsunuz. Google bunu da düşünmüş. Oturmuş eklentiler yazmış. Bu eklentiler içinde örneğin sudoku eklentisi var. Ekliyorsunuz bir wave’e sonra wave’de olan herkes sudokuyü çözmeye başlıyor. Doğru yere doğru sayı yazan kişiler +1 puan yanlış bir yere yanlış bir sayı yazanlar ise -1 puan alıyorlar. Böylece en çok puanı toplayan kazanıyor. Yine adım adım yapılanları izlemek de mümkün.

Bu yazının bir kopyasını google wave üzerinde yazıp tüm insanlıkla paylaştım. Aşağıda o sayfaya ulaşabilirsiniz. Tabi bu sayfaya erişmek için google wave hesabınız olması gerekiyor. Hesabınız yoksa elimde 13 tane davetiye var gönderebilirim.

Yazinin Devamini oku…

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 7.8/10 (4 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: +2 (from 6 votes)

Son zamanlarda izlediğim filmler

17.11.2009 at 2:29

Bu akşam yine miskin ve tembel biri gibi peşpeşe 2 film birden izledim. Hemen paylaşmak istiyorum.

Mary and Max

http://gomleksizoglu.com/wp-content/uploads//2009/11/0978762-210x300.jpg Filmin sonu acıklı ama yine de yüzünüzde bir gülümseme ile kalakaldığınız bir film. Film motion captire denilen çok zor bir teknikle çekilmiş. Ama yapan yapıyor, hatta adamlar hem senaryo yazıyor hem de kare kare filmi çekiyor. Hem de bütün bunları çok güzel yazıyor. Ben bu filmi çok beğendim. Hatta son zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri diyebilirim. UP filminden sonra uzun süre güzel bir animasyon izleyemem diye düşünüyordum ama bu film bu düşüncemi değiştirdi.

Kesinlikle herkese tavsiye ederim.

Inglourious Basterds

Bu film de güzel bir film. Özellikle alışılmış nazi filmlerinin dışında güzel bir finale sahip. Bazı sahneler çok kanlı ve sagolsun yönetmen açık açık ve uzun uzun bu işlemleri göstermiş. Ama konusu olsun, çekim tekniği olsun. Güzel bir film olmuş.

Filmin sonu cidden güzel olmuş. Gerçek tarihe uymuyor ama zaten uyması da gerekmiyor sanırım. Nazi filmi çekince illa yahudileri öldürmek gerek miyor herhalde. Bu kadar meraklandırmak yeter herhalde. Tarantino ve Brad Pitt  bile izlemek için yeterli bence.

UPimage

İşte son yılın en güzel animasyonu. Hikaye basit ama çizimler ve karakterler inanılmaz güzel. Köpek, kuş ve izci çocuk gibi karakterler o kadar güzel tasarlanmış ki. Film bittiğinde “Ay çok güzeeeel” şeklinde kalıyorsunuz. Eğer bu üç filmden sadece birini izleyecem hangisini izleyeyim derseniz bu filmi izleyin derim.

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 0 (from 2 votes)

Belarus Life:) – Huawei 3G Modem & Ubuntu 9.04

07.11.2009 at 0:28

Biraz uğraşarak Life:)’da verilen 3G modem’i Ubuntu’ya tanıtıp çalıştırdım. Aynı dertten muzderip insanlar için kısaca anlatayım dedim. Muhtemelen aynı şeyler diğer 3G modemler için de geçerlidir. Yazının devamını ana sayfaya koymuyorum ana sayfadaki yazının başlığına tıklayarak tüm yazıyı okuyabilirsiniz.

Yazinin Devamini oku…

VN:F [1.9.3_1094]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.3_1094]
Rating: -1 (from 1 vote)

Google